Muhasebe ve murakabe, eş deyişle özeleştiri yapmak,
insanın kendi varlığının, hayatının anlamı ve amacı üzerinde adeta kendi
benliğinin dışına çıkarak pekin bir değerlendirmeyi göze almak demektir. İlk
bakışta, çoğunlukla da pervasız bir yaklaşımla bunun hemen ve herkesçe yapılabileceği
algısı yaygındır. Bu algıya yol açan nedenlerin başında, kendi varlığını dünyanın merkezi olarak
gördüğü anlayış ile insanın o zamana kadar yaşadıklarından kendisine bir tortu
olarak kalan tecrübeleri sonucunda vardığı kesin kararlardır. Sağlıklı bir
tahlil yapıldığında, insanın kendini dünyanın merkezi sayma algısının verdiği
özgüven ile yaşadıkları tecrübelerden elde ettiklerinin doğru dürüst bir
süzgeçten geçirilmemiş olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü insanın kendine olan
özgüveni, yani kendini dünyanın merkezi sayma algısı, esasta sıkı bir
değerlendirme sonucunda elde edilmiş bir algı değildir. Atasözünde ifade
edildiği üzere, cahil cesareti kabilinden bir hal olarak da görülebilir.
Demek oluyor ki, özeleştiri yapabilmek için bir takım unsurların
göz önüne alınması gerekmektedir. Öncelikle özeleştiri gereği duyan bir
kişiliğin oluşması şarttır. Kişilik, son tahlilde terkip olunmuş ve bilinç
olarak da ifade edebileceğimiz bir varlığı işaret eder. Bilinçli kişilikten söz
edildiğinde, kaçınılmaz olarak değer bir sorun olarak kendini duyurur. Bu da
bilgi, hakikat, ahlak, din, sanat, kültür gibi alanlar ile ilişki kurmaya
yönelir ve yöneltir. Üstelik bütün bunlar ile kurulan ilişkinin içselleştirilip
içselleştirilmediği konusu, başlı başına bir sorun olma niteliğindedir. Zaten
özeleştirinin nedeni ve gerekçesi de burada aranmalıdır.
Bireysel düzlem ve düzeyde özeleştiri ne kadar gerekli ve
aynı zamanda güç bir işlemse, toplumsal düzey ve düzlemde, belki daha az
sıklıkta olsa bile, bir o kadar gerekli ve üstelik bir kat daha güç bir
işlemdir. Bir defa toplumun varlığıyla bireyin varlığı, çok sıkı ilişki içinde
olmakla birlikte aynı mahiyette görülmemelidir. Toplumun varlığı bireylerden
teşekkül eder gözükmesine rağmen, bireyin varlığının bir benzeri değildir.
Sadece bireye bakarak toplumu tanımlamaya çalışmak, ne kadar yanıltıcıysa,
toplumu temel alarak bireyi konumlandırma çabası da o oranda yanıltıcı
olabilir. Parça bütünün habercisidir mantıki bakımdan doğrudur, ama birey
toplum ilişkisinde bu ancak bir belirleyici unsur olabilir. Gerçeklik düzeyleri
farklı unsurları içerir ve farklı anlamlara sahip olmaları dolayısıyla,
gerçekliklerinin kavranması farklı yolların izlenmesinin gerektirir.
Böyleyken, toplumların da özeleştiri yapma zamanlarının olduğu
söylenebilir. Gerçekten uygun yöntemini bulmuş toplumların özeleştirileri, o
toplumların hali hazırdaki durumlarından yeni durumlara geçmelerinde, bir
halden diğer bir hale evrilmelerinde verimli olabilmiştir. Son çözümlemede
toplumlar bakımından özeleştiri, o toplumu tutucu ve devrimci ikileminde
bırakacağı gibi, bunların yerli yerinde uygun bir terkibe kavuşturulması
imkânını da sağlayabilir. Ancak bunun ön şartlarının doğru ve uygun bir şekilde
belirlenmesi şarttır.
İşte kişilik, bilinç, bilgi ve değerlerin belirleyici
işlevi burada ortaya çıkmaktadır. Bugün toplumumuzun bir özeleştiri yapma
gerekliliği, hatta zorunluluğu ağırlıklı olarak kendini duyurmaktadır. Bunun
tam olarak gerçekleşmesi bakımından, kişilik, bilinç, bilgi ve değerler
temelinde hazır olunup olunmadığı, adeta asıl sorun gibi durmaktadır. Bu
sorunun mahiyetine uygunluğu ayrı bir sorun oluşturmuş gibi duruyor.