Oyun Kimin, Oyuncu Kim?

Abone Ol

“Bulamadım dünya gibisini dolaştım bütün oyuncakçıları)

(Hüseyin Akın-Bu Fakir)

Bu yazımda sizlere edebiyatçı yazar dostumuz Erol Erdoğan’ın, “Benim iki serüvenimin kesiştiği noktada vücut buldu” dediği “Oyun Kimin?” kitabından bahsedeceğim. Erol Erdoğan adını bilenler bilir. Mücadelesini büyük oranda çocuklar ve gençler cephesinde sürdüren bir yazarımızdır o. Aramızda benim lehime, onun aleyhine yaş farkı olmasına rağmen ben ona “abi” diye hitap ederim. Bu onun temsil gücü ile ilgili bir durum. Erol Erdoğan İz yayıncılıktan çıkan çocuk ve oyuna dair toplumsal yüzleşme mahiyetindeki “Oyun Kimin?” kitabının girişinde de bahsettiği gibi bu misyonu ilkokul sıralarından itibaren üstlenmiş. Bir taraftan ARGETUS araştırma grubu bünyesinde çok sayıda gençlik araştırmasının içerisinde yer alırken diğer taraftan da bu araştırmaların neticeleri üzerine de kafa yormaktan geri durmamıştır. 2021’de çıkan “N’apsak Bu Gençleri?” kitabı bu gayret ve hassasiyetin mahsulüdür. Dijital dünyanın etki alanına giren çocuklarımızı yeniden organik oyunlarla buluşturmak için kaleme aldığı eserler de bu alanda çok önemli bir boşluğu doldurur niteliktedir. Bu meyanda “Saklambosi” ve “Oyun Sözü” kitaplarını tekrar hatırlatmak isterim.

“Oyun Kimin?” kitabı ile ilgili yazarın zikrettiği ikinci serüven ise 90’ların sonunda oyun çağına gelen iki kızı ile birlikte oynarken çocukluğunda oynadığı oyunların büyük bir kısmını unutmuş olmasının doğurduğu sorumluluktur. Yazara göre bir anlama ve aktarım süreci olan oyunun zayıflaması demek kuşak çatışmalarının artması, değerlerin yeniden üretilmesinin olumsuz biçimde etkilenmesi demek.

Oyunun her yaştaki insan için ontolojik bir tarafı olduğu bir gerçek. Değil mi ki Kur’ ani ifadeyle, “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir.” Dünyaya onu anlayabilecek kadar yakın bir mesafeden gelmedik. Oyun, gençlik ve yetişkinliğe doğru yürüyen insanın üstleneceği rollere hazırlıklı olmasını sağlıyor. İnsan, nasıl oyun içerisinde iken oyunda olduğunu unutuyorsa yaş aldıkça da hangi oyunlardan geçtiğini de hatırlamakta zorlanıyor. Erol Erdoğan’ın “Oyun Saymaca Oyunu” adını verdiği çocukluk günlerimin oyunlarını hafızamda yoklamaya çalışıyorum. Bu konuda iddialı olmasam da şanslı olduğumu söyleyebilirim. Birdirbir, yakar top, istop, kafa karış, mor, üç taş, dokuz taş, on iki taş, çelik çomak, saklambaç, isim-şehir, tütün, reis topuz davacı, aç kapıyı bezirgân başı, mendil kapmaca, tıkıt, kurtarmaç, körebe… yetişkinlere çocukken hangi oyunları oynadıkları sorulduğunda benimki kadar kalabalık bir oyun listesi sunamadıklarını, en fazla üç beş tanesini hatırlayabildiklerini Erol Erdoğan’ın tespitlerinden öğreniyoruz.

Dikkat ederseniz ben bile oyun dağarcığımda “kartopu” oyununa yer vermeyi unuttum. Belli ki hafıza bu oyun söz konusu olduğu zaman insana böyle bir oyun oynuyor. Erol Erdoğan, bu unutuşu ilginç buluyor, tuhaf bir yok sayma olarak niteliyor kitabında. Dışarda kar varken bile yetişkinler kar kış oyunlarını hatırlamıyorlar. Bunun sebeplerini herkes gibi ben de merak etmedim desem yalan olur. Bakın bu hatırlamayışın soğuk sebepleri nelermiş: Bir: Çocukları kar, kış, sokak ve deneyimlerden uzaklaştırmak, büyüklerin çocuklar üzerinden sağlayabilecekleri oyun ve çocukluğa dair kazanımları ve hatırlamalarını da eksiltiyor. İki: Mevsim şuurumuzun azalması. Büyükşehirlerde yaşayanların büyük çoğunluğu mevsim geçişlerinin farkında olmuyor. Üçüncü değişim: Oyun tanımının geriye doğru yetişkin zihinde anlam daralmasına uğramasıdır. Modern insan, yarışmacı olmayan hiçbir şeyi oyun saymamaya başladı.

Kovid-19 birçok şey gibi oyunlarımızın yönünü de değiştirdi galiba. Kovid-19’un oyun içinde bir oyun oluşundan bahsetmiyorum. Korona sürecinde evlere hapsolan çocuklar için oyun alanı odalardan ibaret haline geldi. Can sıkıntısı neredeyse pandeminin tetiklediği bir hastalığa dönüştü. Evde eğitim, evde yemek, evde eğlence gibi oyunu da evle sınırlayarak “Hayat Eve Sığar” sloganını yaygınlaştırmaya çalıştık.

Modern hayat nasıl insanı evsizliğe mahkûm kılmışsa var olan evleri de oyunsuzlaştırdı. Apartman ve rezidans hayatı çocukları ve de yaşlıları hızlı bir şekilde ya bünyesinden fırlatıp attı ya da yalnızlaştırdı. Yaşanan ıssızlaşmanın evlerden ibaret olmadığını sokağa çıktığımızda da fark etmekte gecikmedik. Evden dışarı adım atar atmaz sokağın da yerinde olmadığını gördük ve ürperdik. Sokak yoksa çocuk da yoktur; çocuk yoksa oyun da. Var olan sokaklar ise tekin değildir artık. Sadece Üstat Sezai Karakoç’un işaret ettiği balkonlar değil sokaklar da çocuklar için ölümün cesur körfezidir artık. Anneler on beşinci katın balkonundan nafile çocuklarına nafile seslenirler: Hadi eve gel Tolgaaaa, dışarıda çok durduuun! Tanımadığın çocuklarla oynama diyorum sana! Kapı önünden uzaklaşma!

Oyunsuzlaşmanın diğer mecralarını Erol Erdoğan’ın sıralamasıyla görelim: Dijitalin Oyunsuzlaşması, Caminin Oyunsuzlaşması, Okulun Oyunsuzlaşması, Çocuğun Oyunsuzlaşması… Ontolojik sıkışma ve epistemolojik çözülme yaşamamızın en güncel sebebi bu oyunsuzlaşma olsa gerektir. Gerçeklikle tanışmadan önce oyun sürecini ıskalayan çocukların erken büyümesi ya da hiç büyümemesi sebepsiz olamaz.

“Oyun Kimin?” kitabından öğrendiğimiz şeylerden biri de Modern Dönem Oyun Hurafeleri. Bu hurafelerin en büyüğünün çocuğa sürekli oyuncak alan anneler ve babalar tarafından yayıldığını söylemek zorundayız. Zira arkadaşsız, kardeşsiz ve ilgisiz apartman odalarında büyüyen çocukların yalnızlığı ebeveynlerce yeni yeni oyuncaklarla giderilmeye çalışılıyor. Erol Erdoğan’ın tam burada bir tavsiyesini de es geçmeyelim: “Oyuncak alırken, paylaşım ve oyun arkadaşı gerektiren oyuncaklar alın ki, çocuklar, arkadaşları veya aile bireyleri birlikte vakit geçirebilişin.”

Çocuklar oyun sevmiyor, O oyunlar artık eskidi, Burada oyun olmaz… gibi çocuklar adına yargı bildiren sözlerin de birer hurafe olduğunun altını çizmiş olalım.

Bir yazarın en sıkı ve en sürpriz cümleleri kitabın geri kalan kısmında mahfuzdur. Bu geri kalan kısım yeni bir kitabın geniş önsözü sayılsa yeridir. Bu yüzden, ayakkabısını oyuncak ele çeviren Sedanur’un hikayesinden ya da Mehmet Ali’nin daldan roketatarından falan da bahsetmeyeceğim. Nasıl olsa yazarı onu bir yerden bir yere bağlayacaktır. (Bu arada kitabın dış kapısına doğru yürürken merhum Asım Gültekin’e rastladım, ayak üstü selamlaşıp fatihalaştık) Tam çıkıyordum ki çocuğuna internette oyunu yasaklayan doktorla karşılaştık. Belki görebilirim diye dedesine top oynamayı öğreten çocuğa doğru kafamı çevirdim, ortalıkta yoktu.

Kitabı bitirdiğimde oyunlardaki dev boşlukla baş başa kaldım. Uzun uzun sustum. Okuyun hele, siz de susacak ve susayacaksınız!