Geçen gün, iki gazeteci arkadaşımla birlikte, bir
davetteydik.
Davetin sahibi bir belediye başkanıydı. Hayatımda ilk
tavşanı bu davette yedim.
Av tavşanıydı, lezzetliydi. Ama konu tavşan değil,
başkan…
Çünkü Başkan’ın ilginç bir hayat hikayesi var. Kendisi
YAŞ mağduru.
Daha gencecik bir teğmenken, “irticai soruşturmalar!”
nedeniyle ordudan ayrılmak zorunda kalmış.
Öyle şeyler anlattı ki, tavşanın tadı boğazımıza
düğümlendi.
“Eşi başörtülü
olduğu için” soruşturma geçirmiş.
“Namaz kıldığı için” soruşturma geçirmiş.
“Konferansa gittiği için” soruşturma geçirmiş.
Sonunda dayanamamış, istifa etmiş.
İşçi olarak Belediye’ye girmiş. Bırakmamışlar peşini.
Her ay belediyeye yazı gelmiş; “İşten çıkarın” diye.
Kader böyle bir şey… “Belediye’den atın” dedikleri adam
şimdi Belediye Başkanı.
***
Ama daha dramatikleri de var. Mesela Muttalip Binbaşı
ordudan arkadaşıymış; “Hayatımda onun kadar temiz, onun kadar vatansever bir
asker görmedim” dedi.
Sonra devam etti;
“Muttalip komutan irtica bahanesiyle TSK’dan ihraç edildikten
sonra, Urfa Belediyesi’nde işe girdi. ‘İşten çıkarın’ diye o kadar baskı geldi
ki, belediye sonunda çıkarmak zorunda kaldı. Özel sektörde iş buldu. Yine
bırakmadılar yakasını. Bu sefer patronuna baskı yapıldı; çalıştırmayacaksın,
diye. Patronu da dayanamadı, o da çıkardı. Üç çocuğu vardı. Onlara bakmak
zorundaydı. Ama gittiği bütün kapılar yüzüne kapandı. Uzun süre işsiz kaldı.
Evine ekmek götüremez hale geldi…”
Sesi titredi; “Sonrasını biliyorsunuz zaten, gazetelerden
okumuşsunuzdur” dedi.
“Bu zulme daha fazla dayanamadı. Bunalıma girdi, Urfa
Öğretmenevi’nin çatısından atlayarak hayatına son verdi”
Çatal elimizde, tavşan önümüzde öylece kalakaldık.
***
Yemekten son bir notla bitiriyorum. 28 Şubat sürecinde,
asker içinde bazı anketler yapılıyormuş. Bu anketlerde; “Bir irticai kalkışma
söz konusu olursa, karşınızdaki başörtülülere, sakallılara ateş açar mısınız ”
gibi tuhaf sorular soruluyormuş. O zaman teğmen olan Başkan’ın söylediğine
göre, cevap büyük çoğunlukla; “Hayır açmam” oluyormuş.
Kim bilir, belki de cuntacılar, silahlı bir müdahaleyi bu
yüzden göze alamadılar. Bu cevap yüzünden cesaret edemediler.
Ne diyelim; Allah, bu millete o günleri bir daha
yaşatmasın.
Hilton’un Çekmecesi’nden bakın ne çıktı
Tarikatın adını şimdi tam hatırlayamıyorum. “Kutsal İncil
Tarikatı” gibi bir şeydi sanırım.
Bütün yaptıkları lüks otellerin odalarına, İngilizce
İncil bırakmaktı.
Böylece otelde kalan konuklara İncil propagandası
yapıyorlardı.
Türkiye’de değil ama gittiğim yurtdışı ülkelerde, masanın
üzerine bırakılmış İncil’le çok karşılaştım.
Lakin hiçbirisi beni geçen gün kaldığım Kayseri
Hilton’daki sürpriz kadar şaşırtmadı.
Çünkü dolapta, İncil değil, İngilizce Kur’an-ı Kerim
vardı.
Şaşırdım, sevindim ve meraklandım.
Meğer otel odalarına Kur’an-ı Kerim koyma fikri, ilk
olarak geçen yıl gündeme gelmiş.
İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü önermiş. Müftülük;
“güzel olur” demiş, Otelcilerde, “Müşteri gelecekse neden olmasın” diye destek
vermiş.
Gerçi; “Biz Hoşgörülü bir milletiz. Din ayrımı yapamayız.
Kur’an olacaksa, İncil ve Tevrat’ta olsun” diyenler de çıkmış.
Onlara hatırlatmak isterim; daha önce Avrupa’daki otel
odalarına, İncil yanında Kur’an da konulsun teklifi kafadan reddedilmişti.
Ayrıca Kutsal İncil Tarikatı otel odalarına İncil bırakma
işini 1908’de başlatmış.
Yani 100 yıldır bu işi yapıyorlar.
Biz zaten 100 yıl sonra uyanmışız.
Bir de sulandırmaya gerek yok. Avrupa’daki oteller,
İncil’in yanında Kur’an koymaya başlarsa, biz de o zaman hoşgörüyü konuşuruz.
Neyse… Her şeye rağmen çok güzel bir çalışma.
Gündeme getiren, öneren, destek veren herkesi tebrik
ediyorum.
Darısı tüm otel odalarının başına…