Neydi insanları bu kadar iştahlandıran Ya da halkın mâşerî
vicdanında “altın bilezik” olarak görülen mesleklerini bir kenara bırakıp, onun
üzerinden bambaşka bir mücadelenin içine iten
Anlı şanlı koca koca üniversite hocalarından bir grup,
“Oyunuzu bana veriniz, beni destekleyiniz” diyen arkadaşları için bir araya
gelmişlerdi. Bir başka grup da başka bir “hoca”nın benzer isteğine destek
vermek üzere başka bir mekânda toplanmışlardı. Hâsılı öğrenciyi ve hastaneyi
bir kenara bırakıp okulda ve hastanede gördükleri düzensizlikleri bir “düzen”e
sokmak azim ve kararlılığı ile görücüye çıkmışlardı. İktidar olmak
istiyorlardı!
“Lehbün ve laibün!” Evet ilâhî buyruk böyle diyor. Dünya bir
oyun sahnesi! Bu sahnede insanlar yaş dönemlerine göre rollerinin gereğini
yapıyorlar. Oyunun bir parçası olarak bu tür toplaşmaları, bir araya gelip
görüşmeleri “bilişme”ye iyi bir vesile olarak görüyorum. Elbette oyunda aktör
de olacak oyuncu da!
Beni düşündüren rol kapmalardır! Aynı veya benzer düşünceye
ve inanca sahip insanların, “Birlikten kuvvet doğar” düsturunu unutup veya
görmezden gelerek farklı kulvarlara yönelmelerini bir türlü
anlamlandıramıyorum. Burada nefislerin devreye girdiğini düşünüyorum ister
istemez!
Üniversite rektörlüğü seçimlerinden bahsediyorum. Yine
dönemsel krizler başlıyor. Rektör yardımcısı olan bir dostuma, kendisini lâyık
gördüğüm için, “Niçin sen de aday olmuyorsun ” dediğimde verdiği cevap
ilginçti: “O kadar çok takla atmaya mizacım müsait değil!” demişti.
Her rektör adayı, kendini devletin üst kademeleriyle
bağlantı kurduğunu yani icazet aldığını söyleyerek, desteklerinin güçlü
olmasını istiyordu; “gelecek ve geleceğiniz bende” diyordu. Böylece dünyevî
beklenti ve umutlar insanları tahrik ediyordu.
Buralarda olup bitenleri fazla bilmediğim için biraz daha
açıp konuştuğumuzda hakikaten ben de utandım aday olmak isteyen kimseler adına!
Ne garip ve onur kırıcı bir şeymiş diye düşündüm. Her bir aday ötekinin
kuyusunu kazmakla meşgul! İftiraların, yakıştırmaların, övünç vesilesi kılınan
yalanların bini bir para!
Fakat işin ucunda maddî ve manevî ikbal olunca nefis tahrik
oluyor, bu arada “onur” tatile gönderiliyor herhalde! Hepsi de öyle midir
bilemiyorum. Fakat bildiğim başka şeyler de var. “Devletlü” kapıda muteber olan
bazı maneviyatı yüksek kişilerin (!) elini öperek, “Bu bizim dostumuzdur”
desteğine mazhar olunca, dışarıda daha bir başka oluyor onların duruşu! Oysa
“onur” aşınmış aşınacağı kadar, fakat dışarıya karşı karizmayı çizdirmediği
intibaını vermekte oldukça mâhir de olabiliyorlar.
Bildiğim kadarıyla her yetkili ve etkili makama getirilen
kişi, birtakım tornalardan geçiyor veya geçiriliyor. Bunun başka yolu da yok
gibi! Çünkü itibarlı bir şekilde görev yapanı bulmak, kurumunu sadece “var oluş
amaçları” doğrultusunda ileri götürmek gibi derdi olan ve bunu başaran kişileri
de görmek çok zor.
Keşke insanlar geldikleri veya getirildikleri makamlara hak
ederek gelseler de, şu memleket insanca yaşanan bir “yurt” haline gelse! İş
yapmak için bir makama getirilen kişi, işinin dışında her şeyle meşgul oluyor.
Siyaset bir hastalık gibi her yere sirayet etmiş durumda! Siyasete sırtını
daya, gerisini düşünme! Olur mu böyle bir şey! Oluyor işte! Hak hukuk, helâl
haram ne olacak Bunlar başka bir dünyaya mı ait kavramlar
İş başına gelmek isteyen kişiler yıllardır aynı şeyleri
söylediler: “Beni bu göreve getirin herkese eşit muamele edeceğim, herkesin
hakkını koruyacağım, ayırım yapmayacağım.” Gerçekten de onlar seçildikten sonra
tebaalarını düşündüler, kendilerini oraya getiren milleti ve milletin değerleri
tanımadılar bile! Vaatlerine ait hatırlatmalarda bulunanları da kapıdan
kovdular. Göreve saygı, insana saygı yok olup gitti.
Bugün aynı koltuğa talip olanlar, dün başka şeyler söylüyorlardı.
Şimdilerde ise, bu süreçte oluşturdukları gücün arkasına sığınmayı tercih
ediyorlar. Ne var ki herkes gücün ve güçlünün yanında yer alıyor, çünkü işin
ucunda menfaat var. Kimse hakkın ve haklının yanında değil!
Bir rektör adayı, rektör olmadan önce ve rektör olduktan
sonra olmak üzere iki karakter sergileyebiliyor. Buna bizzat şahit oldum.
Adaylık sürecinde çevreye karşı oldukça duyarlı, herkese karşı sempatik, rektör
olduktan sonra bir talepte bulunurlar korkusuyla olsa gerek ki köşe bucak kaçmaya
başlıyor! Bu gibi durumlarda iş yoğunluğu en geçerli bahanedir, her istek basit
bir gerekçe ile reddedilir. Çünkü o da farkındadır ki artık yapabileceğiniz bir
şey yoktur. Gelecek sefer mi, geleceği düşünen mi var, an bu an, dem bu dem!
Evet, yarın diye bir şey yoktur.
Bu yüzden olsa gerek ki insanlar geldikleri makamları
şereflendirmiyorlar, makamlar onları şereflendiriyor; bunlardan hayır gelir mi,
gelmez mi, düşünelim!