Türkiye’nin ilerleme ve kalkınma anlamında “yüzünü
Batı’ya dönmesi”, amaçlanan ilerleme ve kalkınmanın ötesinde “Batı’yla her
alanda teşrik-i mesai” ve “şeklen Batı’ya benzeme” dışında pek bir işe yaramış
gibi durmuyor. Son 150-200 yıllık süreçte, devamlı surette bir Batı’ya benzemek
için yenilik yapmak, onların normlarını kendimize uyarlamak, onların
kavramlarıyla düşünerek, konuşarak ve kendimizi tanımlayarak Batı’nın “başarı
hikayesini” kopya çekmeye çalışmak var karnemizde. Kendi özelliklerimize ve iç
dinamiklerimize uyan, kendi değerlerimizi ve uygarlık anlayışımızı merkeze
koyan bir sistem ortaya koyamadığımızdan, Batı’nın modelinin karbon kopyasını
çıkış yolu olarak gördük ve görmeye devam ediyoruz.
Ancak, Batı’nın kurduğu sistemin başarısının (!)
temelinde yatan sebeplerden birisinin sömürgecilik ve dışarıdan Avrupa’ya
taşınan zenginlik olduğunu unutuyoruz mesela. Bilimdeki, düşüncedeki,
felsefedeki ilerlemeler elbette bir yere getirdi yaşlı kıtayı. Ancak ekonomik
ilerlemenin temelindeki “sömürü” unsurunu gözden kaçırıyoruz bir kere. Şu anda
yaşadıkları ekonomik krizin, ürettiklerinden fazlasını tüketmeye endeksli
sistemlerinin tıkanması olduğunu ve her zamanki gibi dışarıdan gelecek
kaynaklara (sömürü yoluyla tabi) bağlı olduğunu da bilmek gerekiyor.
Batı’nın kavramlarıyla düşünmeye ve konuşmaya itilen,
neredeyse bunların dışında bir terminoloji olmadığına iman edecek olan
zihniyet, Türkiye’yi sahte bir Batılılaşma girdabına soktu. Bunun nişanesi ve
zirve noktası olarak da Avrupa Birliği’ne üyeliği nihai hedef olarak koydu
önümüze. Batı’dan çeviri yoluyla aşırılmış olan kavramlar çerçevesine hapsedilmiş
zihinlere bu amaç, gerçekten de müstesna bir “kurtuluş formülü” olarak kazındı.
Kültürel ve toplumsal değerlerin benzemezliğinden sahip olunan amaçların
farklılığına değin birçok konudaki muhtemel uyuşmazlıklar göz ardı edildi.
Yani, toplumsal refahını ve ekonomik ilerlemişliğini
sömürü düzenine oturtan, dünya üzerindeki mazlumların, Müslümanların
acılarıyla, gözyaşlarıyla kurduğu siyasi ve ekonomik sistemini besleyen bir
yapıya girmeye hem “gönüllü” olduk, hem de bunu bir “kurtuluş reçetesi” saydık.
Elbette, bu uğurda birçok farklı yönümüzün törpülenmesi, birçok hususta
tavizlerin verilmesi gerekiyordu. Ki bu tavizler verilse, istenmeyen hususlar
törpülense dahi bize ayrı bir “statü” vereceklerini söylediler, ki mevcut
birliğin tarihinden gelen yapısına bakınca da gayet normal bir şey bu.
AB üyeliğini “dönüm noktası” olarak sayıp, tam üyelik
müzakerelerine başlangıç imzasının atılmasını “gündüz vakti havai fişek”le
kutlayıp, yetmezmiş gibi bir ilki gerçekleştirerek AB Bakanlığı kuranlar,
bugünlerde (gündemi değiştirme çabasıyla muhtemelen) sözümona AB’nin kapısında
bekletilmeye ateş püskürüyorlar. “Bizi daha fazla bekletirseniz şuraya gideriz,
buraya kaçarız” vb diyorlar. İlk anda bir rest çekme gibi görünse de, hemen
ardından söylediklerini tekzip ediyorlar. Yani, bu kapıda biraz daha
bekletilmekten (ki muhtemelen sonsuza dek) herhangi bir sıkıntı duymuyorlar.
Avrupa’yı bir “Hıristiyan Kulübü” olarak tanımlamak çok
da yanlış değil aslında. Buradaki Hıristiyanlık ifadesi dini anlamından çok
giderek ayırt edici bir unsura ve Avrupalı ifadesini özetleyen bir ifadeye
dönüşmüş durumda. Şu örnek çok çarpıcı: İstifa edeceğini açıklayan Papa 16.
Benediktus, bu kararını Vatikan’da katıldığı Otrantolu denizci askerlerin
azizlik mertebesine yükseltilmesi töreninde açıkladı. Osmanlı’nın 1480’deki
Otranto Seferi sırasında teslim olmayan askerler (ki Avrupa’nın kendini
tanımladığı ölçütlere göre bu denizcilere sahip çıkması da normal tabi), Papa
tarafından İslam’a direndikleri için aziz ilan edildiler. Bu denizciler,
Hıristiyanlıkla yoğurulmuş Batı için ne ifade ediyor, bizler için ne ifade
eder Bunu düşünmek gerek. Aradaki fark, AB’nin neden bizi birliğe kabul
etmediğinin bir ipucunu verir ve bu hevesin bizim için de ne kadar boş olduğunu
da gösterir herhalde. Osmanlı’ya, yani İslam’a karşı direnç gösterenlerin aziz
ilan edilmesi, bugünün Avrupası için de önemlidir muhakkak.
AB Anayasası, AB değerleri, AB vizyonu vs vs nelerden
oluşur ve bu ortak değerleri var eden geçmiş miras nedir acaba diye düşünen de
yok galiba. Herhalde, AB gibi “ortak değerleri” ve “ortak mirası” öne çıkaran
bir yapı, bu gibi detayları es geçmemiştir. Onların hafızasındaki Otrantolu
denizcilerin taşıdığı anlam ne kadar Avrupai ise, bizimki de o kadar
anti-Avrupai olacaktır, olmalıdır.
O zaman, nedir hala bu “bekleme odasında” sürünmeler