Mülteci halklara yönelik ayrıştırıcı tavırların Fransız İhtilali ile birlikte ortaya çıktığı ifade edilse de bu tür çatışmaların tarihin başlangıcından beri var olduğunu görüyoruz. İnsanın bencilliğinin ve her şeye tek başına sahip olma hevesinin sonucunda ortaya çıkan bu hastalık, bugün olduğu gibi geçmişte de büyük yıkımlara ve katliamlara sebebiyet vermiştir.
Biliyorsunuz Fransız İhtilali ile birlikte Batı’da yaşanan dönüşüm “beyaz adam”ın üstünlüğüne dayanıyordu ve bunun dışında kalanların hepsi beyaz adama hizmet etmek için vardı ve düzen bu şekilde devam etmeliydi. Bu anlayış sinema ve sosyal medya üzerinden hızla yayıldı ve esen rüzgârdan sadece onlar değil biz de etkilendik ve kendimizi alt sınıf varlıklar olarak görmeye başladık.
Peki, temeli şiddet ve nefrete dayanan bir anlayış nasıl oldu da bu kadar kabul görebildi? Ahlâken olgunlaşamamışsak bizden daha aşağı olduğuna inandığımız bir kişi ya da kitle oluşturur ve her zaman bu kitleden daha iyi, daha üstün olduğumuza inanır ve ezici tavırlar sergilemekten kaçınmayız. Ruhsal dünyamızda gelişen bu hastalık bulaşıcı bir etkiye sahiptir ve hızla yayılır. Fakat biz bu hastalığı ırkımızın, soyumuzun, rengimizin üstünlüğü ile ilişkilendirir ve ötekileştirdiğimiz kesime karşı sopa olarak kullanırız. İmtiyazlı olduğumuza inanıp komplekslerimizin üzerine cila çeker ve kötü olarak damgaladığımız kesime her türlü şiddeti reva görmeye başlarız. Merhametimiz körelir, acıma duygumuz kaybolur ve insan bedenine gizlenmiş bir canavara dönüşürüz. Dinimiz bu hastalığın yayılmaması için tüm insanlığı adaletin şemsiyesi altında bir araya getirir ve kardeşlik ilkelerini güçlendirmemizi ister. Peki, bugün bu görevi kim üstlenecek? İnsan olduğunu iddia eden herkes zayıf bırakılmışlara uzanan sopanın kırılması için elinden geleni yapmalıdır, yapmak zorundadır.
Her nedense illegal örgütler, teröristler, suç odaklı gruplar ve çatışmalar hep öteki olarak görülen halkların topraklarında ortaya çıkıyor… İlginç değil mi? Beyaz adam geri kalmış, özgürleşememiş ve çağa ayak uyduramamış ve barbar olarak gördüğü bu toplumların kucağında örgütler üretiyor ve istediği zaman bu örgütleri kullanarak ürettiği kiri bizim üzerimize serpiyor… Ve siyasilerimiz, aydın ve düşünürlerimiz başlarını eğmiş sessizce bekliyorlar… Ne garip değil mi?
Hatırlarsınız 25 Mayıs 2020’de Amerika’da beyaz bir polisin siyahî bir kişinin boğazından bastırarak ölümüne neden olması bütün dünyada yankı uyandırmıştı. Bu durum ABD’nin siyahîlere ve öteki olarak gördüğü halklara karşı uyguladığı ayrımcılığın bir göstergesiydi ve sık sık yaşanıyordu. 25 Mayıs’ta yaşanan olay basına yansıyınca tepkiler arttı ve ezilen, dışlanan ve yakınları katledilenler ayaklandılar ve ABD’de ve Batı’da yaşanan ırkçılığa işaret ettiler. Fakat bu zihniyet için beyaz adam dışındakiler öteki idi ve şiddeti hak ediyorlardı. Onlar çöplere konmuş bir sinek gibiydiler ve beyaz adamın sahip olduğu imkânlara asla sahip olamayacaklardı...