Osmanlının doğduğu topraklar - 2

Abone Ol

Dursun fakih

İkinci ziyaretimiz, Bilecik’in girişindeki Dursun Fakih türbesi oldu. Osmanlı devletinin ilk kadısı, Şeyh Edebali’nin talebesi Dursun Fakihi ziyaret etmek istedik. Osmanlı Devleti’nin bağımsızlık manifestosunu hutbede ilk kez okuyan da oydu.

Mezarı yani türbesi, bir tepenin üzerinde bütün haşmetiyle bizi bekliyordu. Aslında o bu bölgeyi bekliyordu. Dolambaçlı yollardan türbeye vardık. Bu yollar sanki Need for Speed oyunundan bir sahne gibiydi. Manzara nefes kesiciydi. Tüm ova ve güzellikler altımızda kalmıştı. Manzaranın güzelliğini sindirmeye çalıştık. Ardından Dursun Fakih’i ziyaret ederek Fatiha okuduk.

Bu arada mezarının böyle bir tepe üzerinde olmasının nedenini de düşünmeden yapamadık. Aklıma Türklerin yaylak yani yazın yaylaya çıkması geleneği geldi. Diğer bir düşünce de yüksek yerlerde konaklamanın savunma açısından düşünülmüş olabileceğiydi. Çünkü buralar Bizans’a komşu olan uç beyliklerdi. Yani sınır koruma garnizonlarıydı aslında. Aynı manzarayı Şeyh Edebali’nin tekkesinde de görecektik. O da bir tepe üzerinde kurulmuştu. Hem güvenlik düşünülmüş ve hem de en uç noktada, kafir topraklarında İslam’ı yayma misyonu gütmüşlerdi. Onların bölgeye gelişinin bir diğer gayesi Rum topraklarını İslamlaştırmaktı…

Şeyh Edebali’nin Huzurunda

 Şeyh Edebali’nin tekkesi şimdi onun türbesiydi. Tepeye merdivenle çıktık. Tekkenin şimdi mezar odası olarak kullanılan bölüme girdik. Şeyh Edebali’nin yanında Talebeleri’nin de mezarları sıralanmıştı. İçerde büyük zatların maneviyatları sinmişti. Girdap gibi bizi kendilerine çektiği gibi, iyi işler yapanların üzerinden 700 yıl dahi geçse unutulmayacağını da bize anımsatmış oluyorlardı. Diğer bir düşünce de bir dergah’ın insanların kaderleri üzerindeki etkisini hatırlatıyordu. Sadece dönemin İnsanlarının kaderi değil, günümüzü bile etkilemişti. Kimbilir kimler buralarda İslam şerbetini içmişti. Tekkelerinin en önemli misyonu İslam’ı yaymaktı. İslam’ın yayılışında tekkelerin, dervişlerin ve meşayihlerin önemi unutulmamalıydı.

Bu tekkeler, Osmanlı Devleti’nin kuruluş mayasının çalındığı kurnalardı. Bu maya öyle sağlam yoğrulmuştu ki biz içerden onlar dışarıdan 700 yıl uğraştılar ancak yıkabildiler. Ama onun yeşerttiği tohumlar görevlerini sürdürüyordu. Bu maya ilim, Aşk ve Cihat’tı… Fatihleri fatih yapanın ilim, aşk (iman) ve Cihat duygusu olduğunu gösteriyordu. Osmanlı Devletinin tekkelerle birlikte büyüdüğünü anlıyorduk. Cumhuriyeti kuran ekibin neden ilk önce tekke ve dergahları kapattığını şimdi daha iyi idrak ediyorduk. Çünkü buralar, insanların nefes aldığı yerlerdi. Şuurlandığı yerlerdi. Bunların yerlerini halk evleriyle doldurup içki ile beyinlerini uyuşturarak bir nesli değiştirdiler. Şimdi tekrar düştüğümüz yerden kalkmamız gerekiyordu.

Tekke’nin yanında bir kubbenin altında Osman Gazi’nin eşi ve Şeyh Edebali’nin kızı Bala Hatun’un mezarını da ziyaret edip duamızı ettik. Gerçi türbe kısmına girmedik. Dışardan dua ettik. Oraya girmek, sanki bir bayanın odasına izinsiz girmek gibi geldi bana ve hatırasına saygı göstermek için sadece dışarıdan selam verdim.

Kadın dediğin fatihler doğurmalıydı. Fatihler doğuran bir kadını saygıyla selamladım. Onlardaki ihlas ve samimiyet yaşatmıştı devleti. Ne demişti Şeyh Edebali “İnsanı yaşat ki devlet de yaşasın”

Bu arada ders kitaplarımızda Osman Gazi’nin eşinin adı hep Mal Hatun olarak gösterilmektedir. Fakat burada gördüğümüz isminin Bala Hatun olduğuydu. Birileri el çabukluğuyla koca cihat sultanın eşinin adını değiştirmişti. Tarihçilerimizin bu konuyu iyi araştırmaları ve eğer bu ifade doğruysa ders kitaplarının bir an önce düzeltilmesi gerekir. Bu görev Milli Eğitim Bakanlığına ve Türk Tarih Kurumuna düşer…

Dergah’ın yanında bir tepenin üzerinde kayaları yararak asil bir yiğit gibi dikilmiş olan söğüt ağacı dikkatimizi çekti. Yanımızdakiler bu söğüt ağacının Osman Gazi’nin gördüğü söğüt ağacı olduğunu söylediler. Hala dimdik ayakta duruyordu. Tabi ki bu rivayetin de tarihçiler tarafından araştırılması gerekir. Gerçi söğüt ağacının 700 yıllık olamayacağını düşünüyordum. Büyük olasılıkla gerçek söğüt ağacının kuruması sonucu köklerinden tekrar çıkmıştı. Bu düşünce beni umutlandırdı. Kökler sağlamsa, zaman ne yaparsa yapsın, onu yok edemezdi. O köklerden fışkıracak bir damar yeniden yeşerecek ve geleceğe umutla bakacaktı.