Osmanlıca-Türkçe tartışması, yeni bir türban-başörtüsü döngüsü mü?

Abone Ol

Az gidildi uz gidildi, dere tepe düz gidildi; sonunda “türban”ın “başörtüsü” olmadığı kanaatine varıldı ve serbest bırakıldı. Evet, bu konuda bir sonuca varıldı varılmasına da; bu ahmaklık milletin yarım asrına mal oldu. “Mal oldu” dediysem de bu süreçte kızlara, ailelerine, ülkeye ne “mallıklar” yaşatıldı.

Böylesine art niyetli bir adlandırma sürecinin yaşanmış olmasına rağmen, şimdi de toplum aynı mantıksızlıkla “benzer bir sorun”la karşı karşıya getirilmek isteniyor. Vakti zamanında kafası hinlikle mâlûl birilerinin “Osmanlıca” diye uydurduğu bir kuyunun içine düştük. Çık çıkarabilirsen!

Yapılan her “hayırlı iş”e limon sıkan birileri yine döndü dolaştı, yeni bir sorun üretmekte gecikmedi: Osmanlıca sorunu! Cümle âlemin “Türkçe” olarak bildiği ve geçmişte devrim gayretiyle “yasaklar” hanesine sokulan, birilerinin inatla Türkçe’nin dışında yabancı bir dilmiş gibi saptırdığı kısır bir döngünün içinde buluverdik kendimizi!

Oysa “Osmanlıca” dedikleri şey, konuştuğumuz Türkçe’nin “Arap harfleri” ile yazılmasından başka bir şey değildir. Bugün Türkçeyi nasıl “Latin harfleri”yle yazıyorsak, dün de Arap harfleriyle yazıyorduk. Bin yıllık tarihî birikimimiz bu yazıyla yazılmış kitaplarda yer almaktadır.

1970’li yılların sonlarında yine “Okullarda `Osmanlıca’ öğretilmelidir” diye küçük çaplı bir tartışma yaşanmıştı: “Öğretilmelidir” dediği için Türkçeyi en iyi kullanan şairlerden Behçet Necatigil linç edilmeye kalkışılmıştı. Evet, “Okullarda Osmanlıca doğru dürüst öğretilirse, bu sayede gençler Türkçeyi öğrenirler” demek istiyordu Necatigil.

Biz öncelikle bu konunun muhtevası bakalım, “Osmanlıca” dedikleri şey ne imiş! Evet, Türkçe’nin tarihî seyri içinde önemli bir dönemi oluşturan ve bugün “Osmanlıca” diye anılan Türkçe’nin bu devresine, günümüzdeki tartışmalara bir açıklık getirmesi açısından göz atmakta yarar vardır.

Osmanlıca Batı Türkçesi’nin ikinci dönemi olup, XV. yüzyılın ikinci yarısından XX. yüzyılın başlarına kadar Arapça ve Farsçadan etkilenerek devam etmiş olan yazı dilidir. Gramer özellikleri bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçesi arasında belirli bir ayrılık yoktur. Osmanlıca’nın bütün tarihi boyunca şiirde Türk cümlesi daima sağlam olarak çıkar.

“Osmanlıca” iyi bir deyim olmamakla beraber oryantalistler arasında, üniversite ve basın çevrelerinde kullanılan bir kelimedir. Genellikle devrimlerin de etkisiyle Osmanlıca’ya olumsuz bir anlam yüklenmektedir. Bununla kastedilen Türklerin İslâm uygarlığı içinde yer almalarından sonra kullandıkları ve yazdıkları kitapların dilidir: Fuzûlî, Bâkî, Nef‘î, Şeyh Galip, Naîmâ, Nâmık Kemal, Abdülhak Hâmit ve Tevfik Fikret’in dili.

Tanzimatçıların siyasî birliği kurmak amacıyla ortaya attığı “Osmanlıca”nın net bir biçimde neyi ifade ettiğini söylemek güçtür. Çünkü Osmanlı ülkesinde konuşulup yazılan Türkçeye de Osmanlıca dendi.

Ustalık göstermek maksadıyla Arapça ve Farsça kelimeleri çok kullanan bir kesimin bu hareketinden dolayı Türkçeyi töhmet altında tutmak doğru olmasa gerekir. Bir cümle ne kadar yabancı kurallarla yapılmış tamlamalar, birleşik sıfat ve çoğullarla yüklü olursa olsun; fiili, nesnesi ve bağlacı Türkçe oldukça o cümle Türkçe sayılır. Bu her zaman öne sürülebilecek bir düşüncedir, mantık bakımından da yanlış sayılmaz.

Aynı zamanda Osmanlıca deyimi çok yeni olup birbirinden farklı birkaç anlam ifade etmektedir. Çok kullanılması dolayısıyla terimleşmiş olan bu kelimenin gerçek anlamı “Türkiye Türkçesi’nin tarihî devresi” demektir.

Osmanlıca 1299’dan 1923 yılına kadar Osmanlı Devleti döneminde kullanılmış olan Türkçeyi gösterir. Osmanlı Türklerinin dili olan ve Oğuz Türkçesi’nin Âzerî lehçesi ile birlikte Batı kolunu oluşturan bu Türk lehçesine tarih boyunca “Türkî, Türkçe, lisân-ı Türkî” denmiş; XIX. yüzyılın ortasından itibaren “Osmânî, lisân-ı Osmânî”, elli altmış yıldır da Osmanlıca, Osmanlı Türkçesi denmektedir.

Türk lehçelerine yer ve boy, bazen da devlet kurucusunun adı verildiğine göre Osmanlı Türkçesi’ne de Osmanlıca demek doğru birer terim olarak kabul edilebilir. Ancak Osmanlı Türkçesi demek daha doğrudur, aynı zamanda bu Cumhuriyet dönemi Türkçesine Türkiye Türkçesi dendiği için Türkiye Türkçesi’nin tarihî devresini göstermektedir.

Osmanlıların o kadar karışık milletler arasında devlet dilini -hem yazı, hem konuşma dili olarak devlet dilini- günümüze kadar hangi temellere oturtarak hangi yollardan geçirip getirdikleri üzerinde durulmadıkça dilimizin geleceği üzerinde sağlıklı bir biçimde konuşulamaz.

Üç dilin, iki dilin ya da beş dilin birleşmesinden yeni bir dil meydana geldiği iddiası, yıllar boyu çeşitli nesillerin büyük gayretleriyle işlenip geliştirilmiş ve zenginleştirilmiş Batı Türkçesi’ni her nedense, bir kabile ağzıyla değiştirmek isteyenlerin ileri sürdükleri bilim dışı bir uydurmadır.

Dilde çeşitli dillerden meydana gelmiş yeni bir dil, bilimsel olarak mümkün değildir. Diller birbirleriyle ilişki kurarlar, birbirlerini etkilerler, birbirlerinin kelime ve deyim hazinelerini zenginleştirirler. Fakat bunu, temel yasalarını, cümle kurma yasalarını -ki aslında anlaşmayı kolaylaştırma güçleridir bu- sağlam tutarak yaparlar.

Osmanlıca Osmanlı Devleti döneminin dilidir, dolayısıyla bu döneme özgü düşüncenin, dünya görüşünün ürünü ve anlatım biçimidir. Bu dil hayata Osmanlı anlayışınca yaklaşımını yansıtır. Osmanlıca İslâm uygarlığı ile bütünleşmenin simgesidir.

Neymiş, Osmanlıca Türkçeden başka bir şey değilmiş… Başörtüsüne “türban” diyerek millete yıllarca zulmettikleri gibi, bugün de “Osmanlıca” diyerek milletin tarihî kimliği ile Türkçe’nin öğrenilmesine karşı çıkıyorlar. Cehaletlerinden dolayı Osmanlıcayı “yabancı dil” sananlar, öğrendiklerinde keşke daha önce öğretilseydi diyeceklerdir.

Bu ülkede milletin tarihine düşman öyle bir “hizip” var ki bunlar “başörtüsü”ne “türban” diyerek karşı çıktıkları gibi, Türkçeye de “Osmanlıca” diyerek karşı çıkmaktadırlar. Türkçeye ve Türkçe’nin kültürel kimliğinin öğrenilmesine karşı çıkanlar “gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet” içindedirler.