Osmanlı, ilk dönemlerde saraylara önem vermemiş

Abone Ol

Başlığı okuyunca bu nasıl tez, işte Dolmabahçe,

Beylerbeyi, Küçüksu, Yıldız sarayları halen tüm görkemleri ile gözlerimizin

önünde iken nasıl önem vermemiş, diyebilirsiniz.

Ama yukarıda sayılan eserler hep son dönem Osmanlı

sarayları ve batı etkisinin gittikçe arttığı bir dönemde, mimari planı ve

süslemesinin tamamı ithal batı zevki ile oluşturulmuş yapılar.

İlk dönemlerdeki saraylar elimizde kalmadığı için özgün

Osmanlı sarayı hakkında bir fikir yürütmemiz zorlaşmakta.

Fatih in yaptırdığı özgün bir köşk olan ki Konyalı

ustaların çalışmasından mıdır revakları ile Selçuklu mimarisini anımsatan

Çinili Köşk, büyük saray formatında olmasa da ilk dönem mütevazılığine gayet

güzel bir örnektir.

Topkapı Sarayının tek katlı, küçük pavyonlar şeklindeki

binaları da, masalların şaşaalı saray ayrıntılarından oldukça uzaktır.

Haremi gezenler herhalde bugün o kasvetli yerlerde

yaşamaktan kaçacaklardır; öylesine sade, küçük binalardır.

Ancak son dönem padişahlarının ekledikleri binalarda bir

süsleme taşkınlığı gözlenmektedir.

İlk dönem İstanbul saraylarına, camiler kadar önem

vermemiş Osmanlı.

Bunda, dünyanın geçiciliğini hiç göz önünden ayırmaması

büyük etken.

Fetihten sonra yaptırdığı ne Eski saray ayakta, ne de

Topkapı dan sonra İstanbul un 3. sarayı olan Üsküdar Sarayı.

Osmanlının yazlık saray olarak kullandığı Harem ile

Salacak arasındaki nefis manzaraya bakan saray, doğu seferine gidilirken de bir

başlangıç noktası idi.

Kavak Sarayı da denen binalardan hiçbir iz kalmamış.

Topu topu iki asır ayakta kalabilmiş,16. yüzyılda Kanuni

tarafından yapılmış,18. asırda ortadan kalkmıştır ancak gravürlerden,

gezginlerin notlarından, arşiv belgelerinden varlığını öğrenebilmekteyiz.

Üsküdar Sarayı, biraz da asker millet genlerine kurban

verilmiş. 3. Selim burada bir bostancı başı kışlası yaptırmış. 1794 e

gelindiğinde, saray tamamen yıkılmış, içerisindeki değerli eşyanın ve

mermerlerin bir kısmı Topkapı Sarayına taşınmış. Fakat bu mermerler asıl

Selimiye Kışlasının yapımında kullanılmış, Kavak Sarayının büyük arazisine

askeri binalar yapılmıştır.

Üsküdar Sarayını resmeden en ünlü gravür, Grelot a

aittir. Ancak bir masalın ögeleri ile hayal edilebilen güzellikteki saray,

deniz kıyısına inen kayalıklar üzerinde, bir duvarın arkasında, bol ağaçların

içerisinde dört ayrı yapı şeklindedir. Kubbeli ve sekizgen planlı, revaklı yapı

muhtemelen sarayın resmi görüşmelerin yapıldığı selamlık kısmı, diğer binalarda

harem ve hizmetlilere ait meşruta kısımları olmalıdır.

Suyollarını gösteren 18 metrelik haritada bu sarayın ve

mescidinin nefis resimleri bulunmaktadır. Bu pastoral tablonun en anlamlı yanı

saray kompleksinde hiç büyük boyutta tutulmamış, adeta sarayın bir elemanı gibi

görülen zarif mescididir.

Sultan 1. Ahmet tarafından 1614 de Mimar Sedefkâr Mehmet

Ağa ya yaptırılan mescide; Sedefkâr, bütün zarafetini yansıtmıştır.

Tek kubbeli, minareli mescit, kesme taştan yapılmış

mimarisi ile düş kadar güzel bir masalın en önemli siluetidir.

Ne yazık ki bu serap kadar güzel 16. yüzyıl eseri saray,

zamana direnemeyip ayakta kalamamış.

İçerisinde altın zincirli zümrüt kandiller mi vardı ya da

firuze çinileri ile mavi odalarından atlas sedirlerle döşeli sofalara mı

geçilirdi, o kadar önemli değil ama denize nazır Anadolu yakasında zarifliğin

ve sadeliğin buluştuğu ilk dönem sarayını müşahede etmek bir milletin

karakterini de okumak olacağından çok önemli idi.

Son dönem saraylarının bir Luvre ve Versay özentisi

mimarilerinden çok daha güzel olan ilk dönem eserlerine vakıf değiliz.

Ancak gravürlere bakıp geçmiş zaman masallarını hayal

edebilmekteyiz.