Örtünürken görünmek: Takvâ ile teşhir arasında kadın, moda ve tesettür!

Abone Ol

İnsan, tarih boyunca yalnızca bedenini örtmedi; inancını, yaşadığı toplumu, ait olduğu sınıfı, korkularını, özlemlerini ve dünyaya bakışını da kıyafetlerinin üzerine işledi. Bu sebeple giyim, hiçbir zaman yalnızca kumaştan ibaret olmadı. Bazen bir kimliğin sessiz ifadesi, bazen bir medeniyetin estetik anlayışı, bazen de insanın başkalarına nasıl görünmek istediğinin ilanı hâline geldi.

Ne var ki modern çağda kıyafet, insanı anlatan bir vasıta olmaktan çıkarak insanın değerini belirleyen bir ölçüye dönüştürüldü. Artık birçok insan ne giydiğini seçtiğini düşünürken, gerçekte kendisi için önceden hazırlanmış seçenekler arasından tercih yapmaktadır. Moda, farklı olma arzusunu beslerken aynı anda milyonlarca insanı aynı renklere, aynı kalıplara ve aynı beden algısına yönlendirmektedir. İnsan, kalabalığın içinde başkalarından ayrılmak isterken başka bir kalabalığın parçası hâline gelmektedir.

Bu bakımdan moda, yalnızca estetik bir değişim değil; aynı zamanda görünmez bir sınıflandırma düzenidir. Bir kıyafet, çanta, ayakkabı ya da marka, sahibinin karakterinden daha fazla konuşmaya başladığında insanın özü geri plana itilir. Kişi, sahip olduğu ahlâkla değil, satın alabildiği şeylerle değerlendirilmeye başlanır. Böylece farklı görünme arzusu, yeni bir tek tipleşmenin; tek tipleşmenin dışına çıkma çabası ise yeni bir sınıfsal yapının doğmasına sebep olur.

Her dönem kendi insan modelini üretir. Tüketim çağının ideal insanı ise sürekli eksik olduğuna inandırılmış insandır. Daha güzel görünmesi, daha genç kalması, daha fazla dikkat çekmesi ve başkalarının beğenisini kazanması gerektiği söylenir. Çünkü kendisini olduğu hâliyle yeterli gören bir insanı sürekli tüketime yöneltmek kolay değildir. Ona önce eksik olduğu hissettirilir, ardından bu eksikliğin bir ürünle, bir kıyafetle veya yeni bir görüntüyle tamamlanabileceği vaat edilir.

Oysa insanın en güzel ve en kalıcı modası, daimî bir insanlık hâli olmalıydı. Merhamet hiçbir zaman demode olmamalı, edep hiçbir çağda eskimiş sayılmamalı, tevazu hiçbir toplumda değersizleşmemeliydi. Bir insanı güzel kılan yalnızca üzerinde taşıdığı kumaş değil; kalbinde taşıdığı niyet, dilinde koruduğu nezaket ve davranışlarına yansıttığı ahlâktır. Elbise eskir, renk solar, beden değişir; fakat güzel ahlâk, insanın ardından dahi yaşamaya devam eder.

Kur’an-ı Kerim, insanın bedensel örtüsünden söz ederken daha derin bir hakikate dikkat çeker: “Takvâ elbisesi daha hayırlıdır.” Bu ifade, örtünmenin yalnızca dışarıdan görülen bir biçim olmadığını; insanın kalbini, niyetini ve davranışlarını da kuşatan bir bilinç olduğunu hatırlatır. Çünkü bedenini örten fakat kibriyle, gösterişiyle ve başkalarını küçümseyen tavrıyla çevresini inciten kişi, örtünün ruhuna henüz ulaşamamış olabilir. Aynı şekilde dış görünüşü sade olduğu hâlde bakışlarını, dilini ve niyetini kötülükten korumayan insan da edebin yalnızca kıyafetten ibaret olmadığını anlamamış demektir.

İslam’ın öngördüğü tesettür, insanı görünmez kılma çabası değildir. Bilakis insanın bedeninden önce şahsiyetiyle görülmesini amaçlayan ahlâkî bir sınırdır. Tesettür, kadının toplumdan silinmesi değil; yalnızca bedeni üzerinden tanımlanmasına karşı çıkılmasıdır. Onu değersizleştiren bir perde değil, değerinin bedenî ölçülere indirgenemeyeceğini ilan eden bir bilinçtir.

Ancak modern tüketim düzeni, karşısına çıkan her değeri kendi diliyle yeniden üretme konusunda oldukça mahirdir. İtirazları dahi bir ürüne, sadeliği bir gösteriye, farklılığı ise pazarlanabilir bir görüntüye dönüştürür. Tesettür de bu dönüşümden payını almıştır. Bir zamanlar dikkati bedenden şahsiyete yöneltmesi beklenen örtünme, kimi zaman daha fazla dikkat çekmenin aracı hâline getirilebilmektedir. Örtmekle teşhir etmek arasındaki sınır belirsizleşmekte; tesettürün özü, moda sektörünün hızla değişen kalıpları arasında kaybolabilmektedir.

Burada mesele renklerin güzel olması, kıyafetin özenli seçilmesi veya insanın zarif görünmesi değildir. İslam çirkinliği, özensizliği ve düzensizliği öğütlemez. Peygamber Efendimizin (s.a.v) “Allah güzeldir, güzelliği sever” buyruğu, Müslümanın temizliğe, ölçüye ve estetiğe verdiği değeri ortaya koyar. Fakat güzellikle gösteriş, zarafetle teşhir ve özenle israf arasında ince fakat önemli bir çizgi vardır. Sorun, güzel giyinmek değil; güzelliğin insanın varlık sebebi hâline getirilmesidir. Sorun, kıyafetin değerli olması değil; insanın değerini kıyafetinden almaya başlamasıdır.

Tesettür moda hâline geldiğinde, modanın değişken tabiatına teslim olma tehlikesi doğar. Çünkü moda bugün övdüğünü yarın eskimiş ilan eder. Bugün değerli gösterdiğini yarın değersizleştirir. Hâlbuki ilahî bir ilkeye dayanan örtünme, piyasanın mevsimlik zevklerine göre anlam kazanmaz. Tesettür, geçici bir eğilim değil; Allah’a karşı sorumluluk, insanın kendisine karşı saygısı ve toplumsal ilişkilerde sınır bilincidir.

Bu sebeple tesettürü yalnızca başörtüsüne indirgemek de önemli bir eksikliktir. Kur’an, örtünmeyle ilgili hükümleri bildirirken önce erkeklere gözlerini sakınmalarını ve iffetlerini korumalarını emreder. Ardından kadınlara yönelik ölçüler gelir. Bu sıralama, ahlâkî sorumluluğun yalnızca kadına yüklenemeyeceğini açıkça gösterir. Toplumun bütün edep yükünü kadının kıyafetine yükleyen, fakat erkeğin bakışını, dilini ve davranışlarını sorgulamayan anlayış İslam’ın adaletine uygun değildir.

Kadın örtünmekle yükümlü görülürken erkek kendisini her türlü sorumluluktan azade sayamaz. Edep, yalnızca kadının üzerine giydiği bir elbise değil; erkeğin bakışına, sözüne, niyetine ve muamelesine de hâkim olması gereken bir ahlâktır. Kadının kıyafetini tartışırken onu rahatsız eden bakışları, değersizleştiren dili ve bedeni üzerinden kazanç sağlayan düzeni görmezden gelmek, meselenin yalnızca görünen kısmıyla ilgilenmektir.

İslam’ın kadına verdiği değer, modern dünyanın lütfettiği geçici bir imtiyaz değildir. Kur’an’ın indiği toplumda kız çocuklarının varlığından utanç duyulduğu, kadının miras konusu bir eşya gibi değerlendirilebildiği ve güçsüzlerin hukukunun çoğu zaman gözetilmediği bilinmektedir. İslam, böyle bir ortamda kız çocuklarını hor gören zihniyeti mahkûm etmiş; kadına miras, mülkiyet, evlilikte rıza, eğitim ve toplumsal hayata katılım gibi temel haklar tanımıştır.

Hz. Hatice (r.anha), yalnızca Peygamberimizin eşi değil; ticari hayatı, sağduyusu, sadakati ve fedakârlığıyla İslam tarihinin kurucu şahsiyetlerinden biridir. Hz. Âişe (r.anha), ilmiyle nesilleri aydınlatmış, birçok insanın dinî meselelerde kendisine başvurduğu büyük bir bilgi kaynağı olmuştur. Hz. Fâtıma (r.anha), vakar, merhamet ve sadakatin sembolü olarak Müslümanların gönlünde yer edinmiştir. Bu ve diğer yüce şahsiyetli kadınların değeri, bedenlerinin ne kadar dikkat çektiğiyle değil; imanları, akılları, ahlâkları ve insanlığa bıraktıkları izlerle ölçülmüştür.

Bugünün dünyası ise kadına özgürlük sunduğunu iddia ederken çoğu zaman onu başka bir esaretin içine sürüklemektedir. Geçmişte kadını toplumdan bütünüyle silmeye çalışan anlayış ne kadar haksızsa, bugün onu sürekli sergilenmesi gereken bir beden gibi sunan anlayış da o kadar haksızdır. Birinde kadın görünmez kılınmakta, diğerinde ise yalnızca görüntüden ibaret hâle getirilmektedir. Her iki durumda da kadının insanlığı, aklı, emeği ve ruhu geri plana itilmektedir.

Kadına “özgürsün” denilirken hangi bedene sahip olması, nasıl giyinmesi, nasıl yaşlanması ve hatta nasıl gülümsemesi gerektiği sürekli telkin edilmektedir. Özgürlük görüntüsü altında son derece katı bir beğenilme mecburiyeti kurulmaktadır. Kadın, kendi iradesiyle tercih yaptığını düşünse bile çoğu zaman reklamların, ekranların, sosyal medyanın ve toplumsal onay arzusunun oluşturduğu görünmez baskılarla karşı karşıyadır.

İşte sahte değer algısı tam burada başlar. İnsan, Allah katındaki değerini unuttuğunda başkalarının gözündeki değerine bağımlı hâle gelir. Beğeni sayısı, takipçi miktarı, dış görünüşü hakkında yapılan yorumlar ve toplumun değişken güzellik ölçüleri kişinin kendisini algılama biçimini belirlemeye başlar. Böylece insan, sahip olduğu ruhu olgunlaştırmak yerine sergilediği görüntüyü kusursuzlaştırmaya çalışır.

Oysa İslam’a göre insanın değeri, başkalarının bakışında değil, Allah’a karşı taşıdığı sorumluluktadır. “Allah katında en değerli olanınız, takvâ bakımından en ileride olanınızdır” ilahî ölçüsü, soyun, servetin, cinsiyetin ve dış görünüşün ötesinde bir üstünlük anlayışı ortaya koyar. Bu ölçü, insanı insanların değişken hükümlerinden kurtarıp daha adil ve kalıcı bir değerlendirmeye yöneltir.

Kadın, yalnızca güzelliğiyle değerli değildir. Anne olduğunda değer kazanıp olmadığında değersizleşmez. Evinde bulunduğunda iffetli, çalışma hayatına katıldığında değersiz sayılmaz. Onun kıymeti, tek bir rolün içine hapsedilemeyecek kadar büyüktür. O, her şeyden önce Allah’ın muhatap aldığı, akıl ve irade verdiği, kulluk sorumluluğu yüklediği bir insandır. İslam’ın kadına verdiği asıl değer de burada aranmalıdır: Onu bir erkeğin gölgesi ve toplumun süsü olmadan önce müstakil bir ahlâkî özne kabul etmesinde…

Bu nedenle tesettürü, yalnızca kadını yağmacı bakışlardan koruyan ilahî bir sandık olarak görmek anlamlı olmakla birlikte eksik bırakılmamalıdır. Çünkü hazineyi korumak kadar yağmacılığı doğuran zihniyetle mücadele etmek de gereklidir. Kadına örtünmesini söyleyen toplum, erkeğe de bakışını terbiye etmeyi öğretmelidir. Kadından edep bekleyen toplum, medyasını, reklamlarını, ticaretini ve eğlence anlayışını da edep ölçüsünde sorgulamalıdır. Aksi hâlde bütün sorumluluk kadının omuzlarına yüklenir, onu nesneleştiren düzen ise sorgulanmadan varlığını sürdürür.

Edep, yalnızca “örtünmek” değil; insanı eşya gibi görmemektir. Bir kadını bedeni üzerinden değerlendirmemek, bir erkeği serveti ve gücü üzerinden ölçmemek, yoksulu hor görmemek, zayıfı ezmemek ve kimsenin onurunu çıkar uğruna çiğnememektir. Edep, insanın hem kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu ilişkinin sınırlarını bilmektir.

Belki de çağımızın en büyük yanılgısı, görünürlüğü var olmakla karıştırmasıdır. İnsan, ne kadar çok görünürse o kadar değerli olacağına inandırılmaktadır. Oysa bazı değerler ancak korundukça derinleşir. Samimiyet sergilendikçe azalabilir, mahremiyet teşhir edildikçe anlamını yitirebilir, ibadet başkalarının beğenisine sunuldukça ihlâsını kaybedebilir. Her güzel şey gösterilmek için yaratılmamıştır. Bazı güzellikler, yalnızca sahibinin kalbinde ve Allah’ın bilgisi altında anlam kazanır.

İdrak etmek, örtünün yalnızca başa değil, düşünceye de yerleşmesidir. Edebi bilmek ise neyi örttüğümüz kadar neden örttüğümüzü de anlamaktır. Başını örttüğü hâlde kalbini gösterişe açan insanla, modern olduğunu söyleyip bedenini toplumun beğenisine teslim eden insan aynı soruyla yüzleşmelidir: “Ben kendi değerimi kimin/neyin ölçüsüyle belirliyorum?”

Bu sorunun cevabı değişmeden kıyafetlerin değişmesi insanı özgürleştirmeyecektir. Çünkü gerçek özgürlük, insanların bakışına göre şekil değiştirmekten kurtulmaktır. İnsanın nefsinin, piyasanın, modanın ve toplumsal onayın kölesi olmamasıdır. Allah’a kulluk, insanı diğer bütün sahte efendilerden özgürleştirdiği ölçüde anlamlıdır.

Belki kadınlar, Allah’ın kendilerine verdiği değerin farkına vardıklarında başkalarının onayını kazanmak için kendilerini tüketmeyeceklerdir. Belki erkekler, kadını bir beden değil, ilahî emanete sahip bir insan olarak gördüklerinde bakışlarını ve dillerini daha dikkatli koruyacaklardır. Belki toplum, tesettürü yalnızca kumaş üzerinden konuşmayı bıraktığında onun adalet, mahremiyet, iffet ve insan onuruyla ilişkisini daha iyi anlayacaktır.

Ve belki insan, bir gün aynanın karşısında yalnızca nasıl göründüğünü değil, nasıl bir insan olduğunu da soracaktır.

Çünkü modanın bütün renkleri solar, çağın bütün ölçüleri değişir ve alkışların sesi eninde sonunda kesilir. Fakat insanın üzerinde taşıdığı merhamet, edep, iffet ve güzel ahlâk eskimez. En güzel kıyafet de budur: İnsanı yalnızca insanların karşısında güzel göstermeyen, Allah’ın huzuruna da yüz akıyla çıkarabilecek olan takvâ elbisesi…