ÇocuklarIn okul tatili sanki benim dinlencem.
Bir telaş.
Hepsini toparlayıp İzmir e babaanne ve dedelerinin yanına gidiyoruz.
Ne kadar hoş.
Onların yanında bizim de yaşlarımız aşağıya indirgenmekte.
Hiç televizyon seyretmemeye çalışıyorum.
Kayınvalidemin güzel yemeklerini yiyip, bol bol sohbet ediyoruz.
Yeğenlerimiz ve görümcelerimle muhabbet.
Haberler başladığında oda değiştiriyorum.
Anıtkabir mitingini, 222 yi duymak istemiyorum.
Çarşaf giyip eylem yapan kadınların sonra çıkarıp da gaz döküp yakmalarını çocukça bulup, hiçbir şey tatilimin tadını kaçıramayacak, beni gerilime sokamayacak deyip, ekranlara bakmama kararı alıyorum.
Zira ailemle sohbet iyi geliyor.
İzmir için bir gezi programı yapıp, ilçelerini dolaşıyoruz.
Kışın da çok güzeldi, Gümüldür deki dondurucu dalgaları ile deniz.
Selçuk her iki büyük dine ev sahipliği yaptığından ziyadesi ile sükûnetli.
Tire, yine bereketin bahçelerinde idi.
Fakat daha ziyade evde, büyüklerle bir arada olmaya çalışıyorum.
Büyüklerin de hayatta olan büyüklerini, akraba ve dostlarını ziyaret ediyoruz.
Özellikle çocuklarımı bu akraba ziyaretlerine götürüyorum.
Bilgisayarın bizden çaldığı çocukların paylaşacağı o kadar çok şey var ki.
Mesela oğlum çok şaşırdı.
Dedesinin halası olan seksen beşlik yaşlı kadının, babaannesine "gelin" diye hitap etmesine.
Kayınvalidem nazlı bir gelin gibi kalmıştı o ihtiyarın yanında.
Biz dört nesil onların sevgi dolu bakışlarına dalıp gitmiştik, mutlu bir masaldan uyanmak istememecesine.
Hiç günceli işitmek istemiyordum.
Bir geçmiş zamana sürüklenmek, eskiler konuşuldukça; biz mi rüyadayız, yoksa onlar mı diye soruyorduk.
Bir ara hâlâ soruyor.
Örtü nasıl gidiyor.
Efendim diyorum
Örtü ne oldu örtü diyor.
Ancak o zaman güne dönüyorum.
Yine de yüreğimi maziden, ekin kaldırılan tarlalardan, ağaç dalına kurulan beşikte sallanan bebelerden kaldıramadan.
Adeta bir genç kızın işlediği örtü bitti mi anlamında bulmak istercesine,
İyi gidiyor diyorum.
Sanki düğüne yetiştirilecek bir yatak örtüsüdür,
Ya da bohçalara yerleştirilecek bir seccade nakışıdır,
Yahut oturma odasının sehpa örtüsüdür o kadar doğal, bitecek inşaAllah diyorum.
Fakat güncelden o kadar bıkmışım ki, hiç konuşmak istemiyorum, hemen konuyu gençliklerine, köylerine, yemeklerine taşıyıp, sizin zamanınızda nasıldı havalar diyorum.
Böyle yağışsız mıydı kışlarınız.
Karsız, yağmursuz, susuz muydu coğrafyanız.
İştahla anlatıyorlar, karların aylarca kalkmadığını, kapı açıp odun bile alamadıkları yakıcı soğukları.
Ama yazın sürdükleri sefayı.
Bol yağışlarla derelerin, göllerin, çayların şıkırtılı sesini.
Pınarın hiç kurumayan suyunu.
Ekinlerin bire bin verdiğini.
Elma ve armut dallarının meyvelerden yıkıldığını.
Koyunların çift kuzuladığını.
Sütün, peynirin oluk oluk aktığını.
Kimsenin örtüyü konuşmadığı o şen şatır günler.
O masalı dinlemek iyi geliyor.
Zira gerçeklere dönmek, örtü tartışmalarını izlemek, İstanbul a bir türlü yağamayan karları, yağmurları, kuraklığı, yazın çekeceğimiz susuzluğu, ürünlerdeki kıtlığı düşünmek yüreğime sıkıntı vermekte.
Bir geçmiş zaman masalı ile avunmak; tatilin en büyük kazancı, işte bu oldu.