İslam dünyası uzun zamandır büyük bir baskı altında.
Müslümanlara yapılan zulümler ısrarla görmezden gelinmekteydi ki, Mısır da
gerçekleştirilen darbe uykuda olan kimi iktidarların uyanmasına sebebiyet
verdi. Türk hükümetine de dolaylı yoldan bir mesajı içerisinde barındıran
darbe, ülkenin gündemini tamamen Kahire deki gelişmelere kaydırdı. Eskiden
bölgenin kaderinin Suriye nin geleceğinde yattığı tartışılıyorken, şimdi
Suriye de en ufak bir düzelme olmadan en büyük sorunun Mısır da olduğu
söyleniyor. Anlaşılan tüm İslam ülkelerinin tek tek kendi içlerinde
kutuplaştırılarak parçalara ayrılana kadar uyumaya devam edeceğiz.
Bugüne kadar demokrasi özellikle Ortadoğu da dönemin
formatı haline gelmişti. Bölgesel dizaynlar, ulusal savrulmalar, iktidar
dönüşümleri hep demokrasi aracılığı ile sağlanıyordu. Kimi ülkelere format atılıyorken,
kimilerine ise gerek görülmüyordu. Bugün görülüyor ki Batı nın kendi zimmetinde
olan demokrasi, bir süreliğine bölgede kural olmaktan ziyade istisnayı teşkil
edecek gibi görünüyor. Batı istediğine demokrasiyi verip istediğinden alırken,
diğer yandan onun yerine başka kaideleri geçici olarak faal hale getiriyor.
Demokrasiyi Hak Etmek
Bugünlerde Ortadoğu ile ilgili Batı da çok ilginç şeyler
konuşuluyor. İslam ülkelerinin her zaman iyiliğini isteyen Batı, bugüne kadar
buralara demokrasi getirmeyi temel önceliği olarak görüyordu. Ama nedense
bugünlerde aynı Batı, demokrasiyi kötüye kullandıklarından dolayı kimi
ülkelerin demokrasiyi hak etmediğini düşünmeye başladı. Bu doğrultuda otokratik
kimi yönetimlerin kendilerine olan sadakatlerinden dolayı daha tercih
edilebilir olduğu ciddi ciddi söylenmeye başladı. Bu noktada Mısır darbesinin
anlamı daha netlik kazanıyor. Halkın rızasını alarak gelen bir iktidarın
birilerinin çıkarlarına ters davranması sindirilememişe benziyor.
Yeni Kural Çatışma
Arap Baharı protestoları ve iktidar devirmeleri sonrası
büyük bir devrimin gerçekleştiği iddia edilen İslam ülkelerinde diğer yandan
yıllardır uluslararası adaletsiz düzene karşı insanların içlerinde biriktirdiği
öfkeyi ulusal düzeyde patlamalarla sindirivermişlerdi. Devrimin gerçekleştiği
tüm ülkelerde insanlar eski düzenin ortadan kaldırıldığını düşünüyor ama
uluslararası sistemde en ufak bir değişiklik meydana gelmiyordu. Bir bakıma
sistemin sahipleri arzu ettikleri kadar devrime izin veriyorlardı. Mısır daki
son gelişmeler de bu gidişatı onaylar cinsten gelişmelerdi. İyi-kötü bir
şekilde halkın meşru yollarla rızasını kazanmış bir yönetimin yol haritasından
rahatsız olanlar bu kadar devrimin yeterli olduğuna kanaat getiriverdiler.
Artık yeni plan demokrasi hedeflerini dillerden düşürmeden devrim sonrası
ortaya çıkan aktörler arası bir çatışma ortamı oluşturmak. Suriye nin durumu
ortada, Libya da aşiretler arası çatışmalar devam ediyor, şimdi Mısır da iç
savaş yolunda emin adımlarla ilerliyor.
Batı da Eksen Kayması
Batı nın bu bölge üzerinde eskiden beri vazgeçmeden
oynadığı bir oyunu vardır. Bölge üzerinde var olan aktörlerden bazen birini
bazen diğerini destekleyerek sırasıyla farklı aktörler aracılığıyla
politikalarının devamlılığını sağlar. Örnek verelim 1999 da Medeniyetler Arası
Diyalog projesi Hatemi nin liderliğindeki İran a verilmişti. İran Batı nın
önemli müttefiki iken, Türkiye bölgenin Batı için ötekisiydi. 2005 te ise
Medeniyetler İttifakı projesi Türkiye ye verilerek aynı politikalar bu yeni
aktör üzerinden bölgede hâkim kılınıyordu. Bugün aynı gözlemi Arap Baharı
sonrası ortaya çıkan aktörler için de yapabiliriz. Bu süreçte ortaya çıkan
unsurlar artık Batı nın çıkarlarına pek uygun görünmüyor. Bu sebeple de Batı
yıllarca bizi suçladığı eksen kayması anlayışını politikalarının merkezine
koyuyor. Yani yeni politika söz dinlemeyenlerin saf dışı bırakılacağı hayli
pragmatik bir politika. Bu doğrultuda mesajı alması gerekenler de açıktır.
Yoksa konumlarını kaybedebilirler.
Bütün bunlar bizlere şunu gösterdi ki, Graham Fuller gibi
ihtiyaca göre eser ortaya çıkaran kişilerin geçtiğimiz senelerde
dillendirdikleri özellikle ABD nin odağını Ortadoğu dan Asya-Pasifik e
kaydırdığı, dolayısıyla da ABD için yeni tehdidin Çin olacağı ve sonuç olarak
da İslam Dünyası ile iyi geçineceği teorileri hiçbir şekilde gerçeği
yansıtmamaktadır. Hedef kendi sermayeleriyle ortaya çıkardıkları Çin falan
değil. Hedef hâlâ İslam ülkeleri. İslam ülkelerinin tek tek kazanmış oldukları
başarılardan rahatsızlıkları devam etmekteyken, kendi aralarında eyleme
girmeleri ihtimali konusunda ise çılgına dönmektedirler. Herhalde son günlerde
yaşadığımız gelişmeler tam da işin bu boyutu ile alakalı.