Budist Rakhineler (Maghlar) tarafından Arakan’da Rohingya Müslümanlarına yönelik katliamlar hızla sürerken, Myanmar güçlerinin iki bin beş yüz evi, okul ve camileri ateşe vermeleri ve yüzlerce Müslüman’ı katletmeleri, tamamen soykırım ve yok etmeye (annihilation) yönelik insanlık suçu niteliğindedir.
Çocukları İngiliz asıllı diye başkanlık koltuğuna oturamayan Aung San Suu Kyi ise, şu anda Myanmar’daki askeri cuntanın sözcüsü gibi hareket etmekte ve “Rohingya” adının telaffuz edilmemesi konusundaki ısrarcı tutumunu sürdürmekte ve akan Müslüman kanı üzerinden siyasi prim yapmaya çalışmaktadır.
Diğer taraftan, Suriye ve Irak’ta Müslüman’ı Müslüman’a kıydırma planları ise tüm hızıyla sürmektedir. Doğu Halep’te, sivil halka yönelik saldırılar yürekleri dağlarken, ABD ile Rus yetkililerin bugün Cenevre’de bir araya gelerek kurtarıcı role soyunacak olmaları biriken toplumsal yaraların acısına merhem olmayacağı fikrini güçlü kılmaktadır.
Müslümanlara yönelik haksız tecavüzler, ister istemez tüm Müslümanların sıkıntılarına yeni sakıntılar eklemektedir. Bugün gözümüzün önünde yaşanmakta olan birçok olayda Batı’nın doğrudan ve dolaylı olarak da CIA ve MOSSAD destekli karanlık güçlerin varlığı söz konusudur.
Rusya’nın Suriye’deki mevcudiyetinin amacı belli iken, İsrail’in çıkarları ölçüsünde ince siyasi dengeler kurma peşinde olan ABD’nin, Irak ve Suriye’de istikrarın kurulabilmesi için değişik ve hiçbir yararı olmayan tedbirlere başvurması, siyasi ve şiddet politikalarındaki belirsizliği daha da ileri boyutlara götürmekte olduğu gayet aşikâr şekilde ortadadır.
Aslında, Ortadoğu’daki sorunların temelden çözümlenmesi için gerekli olan tedbirler bilinmekle birlikte, geleceğe yönelik çıkar ve egemenlik kurmaya dair politikalar, çeşitli alternatiflerle şekillendirilerek, çözüm şeklinde ortaya konulmaya çalışılmaktadır. Bu gibi politikalar, çözüm yerine, malum güçlerin cesaretlerini artırıcı taze kan görevi görmekte ve barış ve istikrar kapılarını kilitlemeye yönelik olmaktadır.
Sadece Rusya ve ABD lehine gelişme gösteren olumsuz koşullar ortadan kaldırılmadığı sürece, bu ülkeler tarafından desteklenen güçlerin bundan sonra dizginlenmesi ve geri adıma zorlanmaları biraz güç gibi görünmektedir.
Şayet bugün Cenevre’de, çözüm yollarındaki tıkanıklar suni yollarla bypass edilip aşılmaya çalışılacaksa bu gibi palyatif bir çözüm, Suriye ve Irak’taki ana kronik sorunları daha da vahim boyutlara ulaştıracaktır.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, Suriye’de yaşanmakta olan vahim durumla ilgili Rusya ve Çin’in takındıkları tavırlar ve kararı veto etmeleri barış konusundaki art niyetlerini de ortaya koymaktadır. Bu nedenle, Cenevre zirvesinde de benzer şekilde Rusya ve ABD’nin çıkar politikaları ön planda yer alacaktır.
Bugün ABD Baş Savcısı Loretta Lynch’in açıkladığı üzere; ABD’de Müslümanlara yönelik nefret suçlarında 2014 yılından beri %67 oranında artış olması ve Evanston’daki bir halk kütüphanesinde bulunan İslami eserler ve Kur’an sayfaları üzerinde Gamalı Haç (swastika) resmedilmesi karşısında söz konusu kütüphane müdürü Karen Danczaklyons’un bu vakayı (episode) ‘nefret’ nedeni olarak görmesi, ABD yetkililerinin Müslümanlara yönelik yanlış ve taraflı nefret politikalarının bir sonucudur.
ABD’de yapılan son başkanlık seçiminde, bir milyondan fazla kayıtlı Amerikalı Müslüman yer almakta idi. Donald Trump’un Müslümanlara yönelik nefret uyandıran söylemlerine rağmen, yapılan anketlere göre; Müslüman seçmenlerin %86’sı oy kullanmak istedikleri, %12’sinin ise kararsız oldukları ifade edilmiştir. Seçmenlerin %72’sinin Hillary Clinton’a, %4’ünün ise Donald Trump’a oy vermeyi düşündükleri dikkate alındığında, gerçek kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Batı, yaklaşmakta olan Noel ve yılbaşı için İslam coğrafyasındaki kan gölü ortasında sevinç yumağı oluşturmaya hazırlanırken, siyasi platformda içine düştüğümüz zorluk ve çelişkileri daha iyi anlama imkânına sahip olabiliyor muyuz ki acaba?
Bir yandan Ortadoğu’da kelimenin tam anlamıyla boğazlanmakta olan Müslümanların acısı, öte yandan bu duruma seyirci kalan ve zulme çanak tutanlar, bunu adeta “vukuat-ı adiye” imiş gibi sıradan karşılamaya çalışmaktadırlar.
Şüphesiz bu durum, sadece Batı’ya tayfalık yapmaktan başka bir şey ifade etmez.