Orta direk yalnızca bir istatistik değil, bir ülke ekonomisinin omurgasıdır. Ve bugün, bu omurga kayıp aranıyor!
Wright Mills’in White Collar kitabı 20. yüzyıl ortasında toplumunun en etkili sosyolojik analizlerinden biridir. Endüstriyel kapitalizmden bürokratik kapitalizme geçişle birlikte ortaya çıkan orta direği modern toplumun en kalabalık ve en önemli kesimi olarak tanımlar.
Ülkemizde orta direk, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren modernleşmenin öncüsü ve taşıyıcısı olarak görülüyordu. 1960’tan sonra, toplumsal denge unsuru haline geldi. Maaşıyla ev geçindirebilen, çocuğunu okutabilen, düzenli bir hayat süren ne aşırı zengin ne de yoksul olan “istikrarlı orta sınıf” portresini temsil ediyordu. Bu portrenin en tipik ve belirgin temsilcisi devlet memurları idi. Ekonomik liberalleşme ile birlikte kredi olanakları artınca, memurlar araba, ev alma ve daha yüksek tüketim kalıplarına yöneldi. Orta direk bir dönem “refah tüketimi” yapabilen bir kesim olarak algılanıyordu. 2010’lardan sonra ise kaybolmak üzere olan bir orta direkle karşılaşıyoruz.
Seymour Martin Lipset’in tezine göre, demokrasinin sosyal temeli güçlü bir orta sınıftır. Orta sınıf ne kadar güçlü olursa, toplum o kadar istikrarlı olur. Çünkü orta sınıf;
• Radikalizme (aşırı sol veya aşırı sağ) karşı tampon görevi görür.
• Hukuk, eğitim ve meritokrasiye (liyakat) önem verir.
• Sandığa ve kurumsal sisteme güvenir.
1980’lerde Turgut Özal, Türkiye’nin orta direği memur, öğretmen ve küçük esnaftır. Bu direk çökerse, ev (devlet ve toplum) da çöker, demiştir. Peki bu kadar kritik önem atfedilen orta direk bugün nerededir?
Bugün üniversite mezunu bir memur, ay ortasında kredi kartı ekstresine bakmaya korkuyor. Nöbetten çıkan hemşire, pazar tezgâhının önünden fiyat sorup geçiyor. Yirmi yıllık öğretmen, çocuğunun dershane taksiti için mesai sonrası ek iş arıyor. Adliye kaleminde evrak yetiştiren kâtip, servise binerken bozuk para sayıyor. Orta direk, gözümüzün önünde, sessiz sedasız kayboluyor.
Bu kaybın nedenini kolaycılığa kaçıp yalnızca ekonomik sebeplerde arayamayız. Enflasyon elbette bir gerçek; hayat pahalılığı ciddi bir yük. Ancak aynı enflasyonun karşısında dirayet gösterebilen bazı kesimler kayıplarını telafi edebilirken memurun her dönem biraz daha geriye gitmesinin müsebbibi; memur adına toplu sözleşme masasına oturan, memurun temsil mührünü cebinde taşıyan, ancak o mührü memurun lehine kullanmaktan imtina edenlerdir.
Memurun bugün içinde yaşadığı ekonomik zorlulukların sebebi enflasyon kadar, memuru enflasyona karşı koruyamayan yetkili konfederasyondur. Kaybolan orta direği yeniden hayata döndürecek olan ekonomik reformlar kadar, orta direğin temsilcilerine dair gerçekleştirilmesi gereken revizyonlardır.
Memur maaşı ile asgari ücret arasındaki makas her dönem biraz daha kapanırken, ekonomi büyüyor da memurun sofrası küçülüyorsa, orta direk kayboluyor demektir. Bunu söylemek kuru kuruya bir muhalefet değil, basit bir matematiktir.
Ve dikkat ediniz: Orta sınıf çökerken yalnızca bir gelir dilimi yok olmuyor; bir hayat tarzı, bir değerler dünyası yok oluyor. Kitap alan memur, tiyatroya giden öğretmen, yazın ailesini tatile götüren polis... Bütün bunlar yavaş yavaş sönümlenip giden orta direği anlatıyor. Geçim derdi memuru yalnızca yoksullaştırmıyor: yalnızlaştırıyor, yoruyor, umutsuzlaştırıyor. Kamu çalışanın kredi kartı ekstresini asgari ödeyerek geçinmeye çalıştığı bir dönemde artık orta direğin varlığından bahsedemeyiz.
Erime Bir Kaza Değil, Bir İmza Silsilesidir
Gelin bu çöküşün nasıl adım adım imzalandığına bir örnekle bakalım. Temmuz 2026’da memura verilen toplam zam %13,52. Bunun sadece %7’si gerçek toplu sözleşme zammı; kalan %6,52’si ise memurun altı ay boyunca cebinden peşin ödediği enflasyon farkı. Yani masada kazanılan tek şey, cebinden alınan paranın gecikmeli iadesi.
2026'nın tamamında memura reva görülen kâğıt üzerindeki artışlarla; kirada, markette, ulaşımda, eğitimde memurun yüzleştiği gerçek hayat pahalılığı bu oranın çok üzerinde seyrediyor. Temmuzda verilen, ağustos enflasyonunda buharlaşıyor.
İşte tam burada sorulması gereken soru şudur: Bu tablo bir kader miydi? Hayır. Bu tablo, her iki yılda bir aynı masada, aynı ellerle atılan imzaların birikimli sonucudur. Her dönem "şartlar böyleydi" denildi; her dönem düşük teklife önce yüksek perdeden itiraz edildi, birkaç gün "kararlılık" fotoğrafları verildi, sonra ya ilk teklifin bir tık üstüne imza atıldı ya da yapısı gereği hakemlik değil işverenin teklifine noterlik yapan Hakem Kuruluna havale edildi.
El Elin Eşeğini Türkü Çağırarak Arar
Atalarımızın bu sözü, bugünkü temsil krizinin en veciz özetidir. Kaybolan senin eşeğin değilse, arayışın türkülüdür, keyiflidir, aceleye gelmez. Masadaki kayıp da memur temsilcilerinin yaşadığı bir kayıp değildir! Memur maaşını son kez çeyrek asır önce görmüş bir sendika başkanının, bugün memurun kira dekontunu, market fişini, okul servis ücretini anlaması mümkün mü? Ateş düştüğü yeri yakar. Temsil ettiğin memurların yükü senin omzunda değilse, bu bir temsiliyet değil yalnızca temsil illüzyonudur.
Orta direğin yeniden ihyası, önce temsiliyetinin yeniden inşasından geçer:
Toplu sözleşme masası, tutanak imzalanan bir noter odası olmaktan çıkarılmalıdır. Refah payı, kök maaş ıslahı ve seyyanen artışın emekliye yansıtılması, pazarlığın süsü değil, ön şartı yapılmalıdır. Orta direk, ancak milli gelirden hakkı olan payı aldığında yeniden var olabilir.
Memur, sendikasını amirinin gölgesinde değil, hür iradesiyle seçebilmelidir. e-Devlet üzerinden üyelik ve istifa hakkı engelsiz işlemelidir. Sahayı makam odasından değil, bizzat içinden bilen genç ve dinamik kadrolara yol verilmelidir. Türkiye Yüzyılında memur kırk yıllık ezberlerle temsil edilemez.
Orta direk kaybolmak üzeredir ama gençleri ayaktadır ve aziz memurlar kendisini çeyrek asırdır aynı cümlelerle oyalayan bu temsil illüzyonunun perdesini bizzat kendi elleriyle indirmeye muktedirdir. Bizim görevimiz, o güne kadar hakikati yüksek sesle söylemek; memurun sesini tiyatral bir masada değil, her yerde duyulur kılmaktır.
KÖŞE YAZISI: Kamu Çalışanları Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı (KAMUSAM) Furkan Ali Çiftçioğlu