Gazetecilik, dünyanın en zor mesleklerinden biridir. 12
Eylül darbesinden sonra bu zorluk daha da artmıştı. O sıralar çalıştığım
gazetede darbecilerin icraatlarına karşı çıkıyor, onları tenkit ediyorduk.
İhtilâlci başı Kur ân a dil uzatıyor, biz, Evren Kur ân okusun! diye manşet
atıyorduk. Onlar da gereğini (!) yapıyor ve gazeteyi kapatıyorlardı. İşte o
stresli günlerde, yazı işleri toplantısında bazı arkadaşlar o kasâvetli havayı
dağıtmak için fıkra anlatırlardı. Şayet fıkra mânevi havayı bozacak ölçüde ise,
tarih köşesi yazarı emekli Yüzbaşı Erol Erşenkal Ağabey hemen devreye girer ve
orda kal! derdi. Bu orda kal! sözü bir mihenk olmuştu.
Bir de Çizmeden yukarı çıkma! sözü var. Malum hikâyedir:
Meşhur ressamların biri tablolarını sergiliyormuş. Sergiyi gezenlerden biri bir
portredeki çizmeleri tenkit etmeye başlamış. Ressam; Mesleğiniz nedir
Beyefendi Demiş, o münekkit zat, çizme imalatçısı demiş. Ressam, o zaman
bu tenkidinizi dikkate alırım ve düzeltmeye çalışırım! demiş. O münekkit zat
bu defa resmin diğer kısımlarını da tenkit etmeye başlayınca, ressam
dayanamamış; Lütfen çizmeden yukarı çıkmayın! demiş.
Şimdi piyasada, orda
kal! , ya da çizmeden yukarı çıkmayın! diyeceğimiz o kadar çok kimse var ki
Şimdi İslâmiyet hakkında konuşmak moda oldu. Ağzı olan konuşuyor. Neredeyse
anadan üryan kıyafetteki kadınlar, ellerine meal almışlar, okuyup yorum
yapıyorlar. Onlara her şeyden önce edeb yahu! demek lazım. Siz her şeyden
önce tesettürü, haremlik-selamlık usulünü, neyin günah neyin günah olmadığını
öğrenin, iffetli olun, ondan sonra konuşun. Maksadınız dini bozmaksa, çabanız
beyhudedir. Allah ın dinini hiç kimse bozamaz. Bozmak isteyenler kendileri
bozulur, rezil ve rüsvay olup gider
Önceleri bazı ilâhiyatçılar, hadis-i şerifi dillerine
dolamışlardı. Birkaç hadis dışında neredeyse bütün hadisleri inkar ediyorlardı.
Vahy-i zımnî olan hadis-i inkâr etmek demek, dinin temel esaslarından birini
ortadan kaldırmak demekti. Ahkâm-ı Şer înin büyük ekseriyetini, yüzlerce hükmü
Peygamber Efendimiz (asm) beyan buyurmuştu. Efendimiz (asm), bir hüküm
vaz ettiğinde, sünnetin ahkâmla ve âdâbla ilgili kısımlarıyla ilgili söz
söylediğinde, kendiliğinden konuşmamakta, vahyolunanı söylemekteydi.
NecmSûresi nin 3 ve 4. Âyet-i kerimelerinde meâlen şöyle buyrulmaktaydı: ( )
o, arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.
Yine hayli zaman önce bazıları mezheplere karşı çıkmaya,
müçtehidlere dil uzatmaya başlamışlardı. İçlerinden bazıları; Ben de İmam-ı
Âzam kadar biliyorum! diye kabarmaktaydı. Şeriât-ı Garrânın yüzde 90 lık kısmı
nâstır. Kesin hükümdür. Yüzde 10 luk kısmı içtihâdî meselelerdir. Onları da
müçtehid denilen ilimde rüsuh peyda etmiş, vazifeli zevât-ı âliye
halletmiştir. Onlar bana göre dememiş, Kur ân dan ve Hadis ten anladığım
budur! demişlerdir. Onlar, Ben bir mezhep kuruyorum! dememişler, onların
içtihadlarını toplayan talebeleri bunları yazıya dökmüşler, onların
içtihadlarına tâbi olanlar dinî mükemmel ve istikametli şekilde yaşamışlardır.
Müçtehidleri ve onların içtihadlarının adı olan mezhepleri ortadan
kaldırırsanız, dini ortadan kaldırmış olursunuz. Mezhepsizlik dinsizliğe
köprüdür. İmam Mâtûridî, İmam Eş ârî Hazretleri îtikadda imamlarımızdır. İmam-ı
A zâm, İmam Şafii, İmam Ahmed bin Hanbel ve İmam Malik Hazretleri bizlere doğru
İslâmın esaslarını anlatmışlardır. Bu zamanda bir kimse onlar gibi 20, 30, 40
sene şer î ilimler tahsil edebilir mi Onların seviyesine ulaşabilir mi Şimdi
bazıları kalkmış, bu ehl-i sünnet ve l cemaat mensuplarının tâbi olduğu
mezhepler için fitne diyor. İşte asıl fitne budur.
Beyefendi, sen iş adamıysan, işadamlığını bil!
Politikacıysan politikacılığını bil! Sanatçıysan sanatçılığını bil! Orda kal!
Çizmeden yukarıya çıkma! Dinimize karışma! Ha, karışırsan ne olur Bir şey
olmaz, olan size olur. Zira bu dinin koruyucusu Cenab-ı Hak tır.