Onlara göre fabrika ayarları, bize göre utanç vesikaları

Abone Ol

AKP’li yöneticiler şimdilerde her fırsatta fabrika ayarlarına döneceklerini söylüyorlar. 

Aslına bakarsanız o ayarlardan vazgeçtiklerini gösteren tek bir hamle bile yapmadılar. Ama madem fabrika ayarlarından bahsediyorlar, izninizle o ayarları birkaç cümleyle yeniden hatırlayalım;

***

Öncelikle 28 Şubat süreciyle birlikte değişerek geliştik demeye başladılar. Ardından isimlerini, toplum içindeki bilinirliklerini ve siyasi kariyerlerini borçlu oldukları merhum Erbakan Hocayı haklı mücadelesinde yalnız bıraktılar ve Milli Görüş davasını terk ettiler. Artık sokaklarda gömlek metaforlarıyla ahkâm kesiyor ve o gömleği gururla çıkardıklarını söylüyorlardı.  Sayelerinde 28 Şubatçılar hedeflerine ulaşmıştı. Çünkü yarım asırlık tarihi boyunca türlü badirelerle boğuşan Milli Görüş hareketine en büyük darbe de böylece vurulmuş oldu.

***

Başta medya ayağı olmak üzere, 28 Şubat sürecinde millete tuzak kuran bütün şer odaklarının desteğini aldılar. Merhum Erbakan Hocaya ve davasına vurdukları bu büyük darbe, çok satan gazetelerin manşetlerinde yer bulmalarına ve övgüler almalarına sebep oluyordu.

***

İçeride bunlar sahnelenirken dışarıda da dünya tarihi açısından büyük öneme sahip kırılma anları yaşanıyordu.

2001 yılında, hâlâ tam olarak aydınlatılmayan 11 Eylül ikiz kule saldırıları düzenlenmiş, Bush yönetimindeki Amerika, aynı yılın Ekim ayında Türkiye’nin de içinde olduğu NATO ülkelerini yanına alarak Afganistan’a tarihin en büyük saldırılarından birini başlatmıştı. 

2002 yılı, Amerika ve müttefiklerinin Afganistan’da işlediği katliamlarla geçti. Afganistan’ın ardından sıranın Irak’a geleceği artık herkes tarafından biliniyor ve konuşuluyordu.

***

Bu sırada Türkiye’de de 3 Kasım seçimleri yaklaşmıştı.

Merhum Erbakan hocayı yalnız bırakarak 28 Şubatçılarla kol kola giren bu beyler, bir yandan Anadolu’nun şehirlerinde, kasabalarında ve köylerinde tıpkı geçmişteki gibi Milli Görüş davasının yılmaz savunucuları olduklarını anlatıyor, bir yandan da içerideki ve dışarıdaki türlü güç odaklarına göz kırpıyorlardı.

Mesela Afganistan’ı işgal eden ve Irak’ı da işgal etmeye hazırlanan Amerika ile stratejik ortaklık güçlendirilecekti.  Ya da bedeli her ne olursa olsun, her ne istenirse istensin, Avrupa Birliği’nin kapısından asla ayrılmayacaklardı.

Veya küresel güçler tarafından kendilerine biçilen rol oynanacak, Avrupa’nın kaderi Türkiye’nin kaderi olacak, Türkiye Batı bloğundan asla uzaklaşmayacaktı.   

***

Tüm bu vaatlerin karşılığında sonunda istedikleri gerçekleşti ve yüzde 34 oy almalarına rağmen Meclis’in dörtte üçüne sahip olarak iktidara geldiler. İktidar olur olmaz da küresel güçlere verdikleri sözleri bir bir gerçekleştirmeye başladılar.

***

Önce Ecevit hükümetinin gönderdiği Afganistan’daki Türk birliğinin temellerini sağlamlaştırarak NATO’ya bağlı ISAF gücünün komutasını defalarca üstlendiler.

Afganistan’ın ardından sıra Irak’a gelince de, işgale her türlü desteği vererek ellerinden geleni artlarına koymadılar.

***

Haçlı savaşını başlatmak için Hazreti İsa’dan emir aldığını ve Irak’a da saldıracağını söyleyen Bush’la at pazarlıklarına giriştiler. En yetkili ağızlardan, Bağdat’a ilk bomba düştüğünde hazinenin kasasına birkaç milyar doların gireceğini söylediler.

Fakat işte bütün çabalarına rağmen, merhum Erbakan Hocanın bir kısım AKP milletvekillerinin üzerinde hâlâ devam eden etkisi sayesinde, 1 Mart 2003’te oylanan tezkereyi Meclis’ten geçiremediler.

***

O günlerde Başbakanlık koltuğunda oturan zat, 1 Mart gününün siyasi hayatındaki en kara günlerden biri olduğunu ve istifa etmeyi düşündüğünü söyleyebildi.

Zaten tezkere oylamasından birkaç gün sonra da Başbakanlık koltuğunu asıl sahibine bırakarak dediğini gerçekleştirdi.

Yeni Başbakan’ın ilk yaptığı icraatlardan biri, tezkere geçmemesine rağmen kanun hükmünde kararnamelerle Türkiye’deki askeri üsleri Amerikan güçlerine açmak oldu. 20 Mart gecesinden itibaren Amerikan B-52 bombardıman uçakları da Bağdat’a ölüm yağdırmaya başlamıştı.

İŞGAL TÜM HIZIYLA SÜRÜYORDÜ...

Ortadoğu’nun prime time saatinde Amerikan savaş uçakları adeta gövde gösterisi yapıyor, ülkemizin televizyonları uluslar arası haber ajanslarından aldıkları canlı görüntüler eşliğinde Müslüman bir ülkenin nasıl yerle bir edildiğini hepimize seyrettiriyordu. Um Kasr ve Felluce gibi şehirlerde mücahitler önemli direnişler gösterse de, 9 Nisan 2003’te başkent Bağdat düştü ve Irak’ın yönetim merkezi Amerikalıların eline geçti. İşgal boyunca Türkiye’deki askeri üslerden binlerce uçak havalandı ve yüzlerce yıl koruyuculuğunu yaptığımız topraklarda yaşayan Müslümanların üzerine ölüm yağdırıldı.

Bütün bunlar olurken ülkemizin Başbakanlık koltuğunda oturan zat, Neocon’ların sözcülüğünü yapan WSJ gazetesinde yayınlanan makalesinde, kahraman Amerikan askerlerinin evlerine sağ salim dönmeleri için dualar ettiğini söylüyordu.

***

1 Mart tezkeresinde başarısız olunmuş, ama sonrasında yapılan düzenlemelerle bu başarısızlık telafi edilmeye çalışılmıştı. Fakat Amerikalıların başarısızlığa tahammülü yoktu.

Çiçeği burnundaki hükümetin ve Türk halkının onuru zedelenmeli, söz konusu başarısızlığın bedeli mutlaka ödetilmeliydi.

İşte tam da takvimler Amerika’nın kurtuluş günü olan 4 Temmuz 2003’ü gösterdiğinde, Süleymaniye’deki istihbarat şubemize baskın yapıldı ve 11 subayımız başlarına çuval geçirilerek sorguya götürüldü. Subaylarımız tam 90 saat sorgulandı.Bölge halkının ileri gelenlerinden Türk istihbaratı ile irtibatı olan kim varsa tek tek tespit edildi ve etkisiz hale getirildi. Ülkemizin Başbakanı’na, hiç olmazsa bir nota verilsin diye çağrı yapılıyordu ama Başbakan hazretleri kendisinin bakkal dükkânı değil devlet yönettiğini, devletler arası notanın müzik notası anlamına gelmediğini söylüyordu.

***

Irak ve Afganistan işgalleri arkasında milyonlarca ölüm, tecavüz edilmiş yüz binlerce kadın, sakat kalmış çocuklar ve fiili olarak parçalara bölünmüş bir ümmet coğrafyası bıraktı. Bu iki işgal bugün dahi yaşadığımız sıkıntıların kaynağını teşkil etti.

GELELİM BUGÜNE

Milli Görüş’ü bölerek bu yola çıkan AKP’li kadrolar ise, kendi içlerinde de çeşitli bölünmeler yaşamalarına rağmen, on üç yıldır aralıksız şekilde hepimizin geleceği üzerinde söz sahibi olmaya devam ediyorlar.

On üç yılda milyonlarca dolar harcayarak oluşturdukları medya ordusu tarafından, yakın geçmişimizdeki bu acı olayların unutulmasını istiyorlar.

Sanki bütün bu katliamlara ortak olanlar kendileri değilmiş gibi, on üç yıl önceki fabrika ayarlarına geri döneceklerini söylüyorlar.

Sanki bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi, şimdi üstlendikleri görevin tüm İslam ümmetini savunmak olduğunu anlatıyorlar.

Üstelik bunu yaparken tarih boyunca düşmanlarımız olan ve bugün de NATO adıyla karşımıza çıkan şer güçleri yeniden topraklarımıza davet ediyorlar.

Varlık sebebi İslam coğrafyasına kan kusturmak olan Batılı müttefikleri kurtarıcı olarak görüyorlar.

***

Oysa biz yukarıda bir kısmını aktardığımız bu yaşanmışlıkları asla unutmuyoruz.

Yeryüzünün lânetlileri tarafından katledilen kardeşlerimizin naaşlarının, henüz toprağa bile karışmadığını iliklerimizde hissediyoruz.

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın, “Kim bir zalime yardım ederse, Allah o zalimi ona musallat eder” şeklindeki evrensel buyruğunu asla aklımızdan çıkarmıyoruz.

Ve bu gidişle hem milletimizi, hem de İslam ümmetini çok daha karanlık zamanların beklediğini görüyor ve korkuyoruz.

İşte AKP’nin fabrika ayarlarının uykularımızı kaçırmasının sebebi budur.