Siyasi iktidarın “sosyal politika” alanındaki en büyük kozu olarak gösterilen TOKİ, evi olmayanları ev sahibi yapma misyonuyla yola çıkmıştı. Bunu yaparken fonksiyonelliğin estetik ve mimari kaygıları arka plana atması, TOKİ’nin en büyük eleştiri noktalarından birsi oldu. Asli amacın yanında tali olanlar başka konularda göz ardı edilebilir belki, ancak şehir kurmak gibi bir alana doğru yöneldiğinden estetik ve mimari kaygıları da gözetmesi bekleniyor haliyle.
Bölge veya şehir gözetmeksizin hemen her yere aynı projeleri uygulamakla suçlanan TOKİ’nin inşaat mantalitesi içinde çokça betonlaşma ve çokkatlılık bulunan bir formül olarak özetlenebilir. Özellikle de arsa açısından İstanbul gibi rant kısıtına sahip olmayan Anadolu şehirlerinde bile “standart formülün”, yani çokkatlı ve numune kabilinden yeşil alanlı binalar silsilesinin sıralanması, eleştiri oklarına maruz kalıyor haliyle.
Çok katlı bloklar ve etrafındaki numune kabilinden yeşil alanlar şeklinde özetlenebilecek TOKİ şehirciliği, binlerce yıllık Türk-İslam ve Anadolu kadim geleneğinin ürettiği şehirlerin ve eserlerin yanından geçemiyor. Geçemediği gibi o geleneğin şekillendirdiği şehirlere yeni bir şeyler katamıyor, tersine ruhunu ve dokusunu bozuyor. Tarihten tevarüs eden birikim hiç ama hiç göz önüne alınmadığı gibi şehirlerde varolan eskinin zerafeti ve estetiğini boğan bir beton bombardımanı günümüz gerçeğine dönüşüyor.
Bir mimari anlayış veya estetik arayışı da sunulmadığı gibi bir arayış da yok maalesef. Son derece statik, soğuk, ruhsuz, sevimsiz ve kolhoz mantığıyla “en az metrekareye en çok insanı sığdırma” amaçlı bir faaliyet sürüp gidiyor ve bununla yetiniliyor. Ancak hem mimari estetik yönünü ihmal ettiği, hem de gerekli işlevselliği sunamadığı eleştirileri de hâliyle yükseliyor.
Sonuçta yapılan işte elbette ki verimlilik ve fonksiyonellik ön planda tutulabilir. Ancak bu işi sadece bina dikmek olarak görmemeli. Depremzedelere veya mültecilere çadır kent kurmak gibi bir işlev yok burada. Yaşayacak insanların ihtiyaçlarının en asgari bakış açısıyla giderilmesi, yani sadece “başını sokacak bir dam” inşa etmenin ötesinde bir amaç bu işin doğasında olmak durumunda. Yapılan binalar, kurulan siteler, inşa edilen her bina, şehirlerimizi doğrudan doğruya şekillendiriyor çünkü.
Yöneltilen “dikey mimari” eleştirisi, TOKİ’nin “yatay mimari”ye geçiş kararı vermesine vesiile oldu. Gerçi, TOKİ’nin açıklamasında “Başbakanımızın önerisi ve bilgisi dahilinde” böyle bir karar alındığı vurgulandı. Belki de, eleştirilerden ziyade bu “öneri” belirleyici oldu.
Yani, mimari anlayışına dair bir fikri mi yoktur bilinmez, ancak “dikey”den “yatay”a geçişe dair bir kararı, siyaset bilimcisi bir Başbakan’ın önerisiyle hayata geçiriyorsa TOKİ, söylenecek tek şey “vay halimize” olabilir. Konunun uzmanı kişilerin, kurumların, elbette ki en başta mimarların, şehir plancılarının böyle bir “değişim” kararında söz sahibi olmaları beklenirken, “Sayın Başbakanın önerisiyle” bu değişimin yaşanması, neticeleri konusunda da soru işaretlerine sebep olacaktır tabi ki.
Olması gereken nedir Elbette ki, bir kentleşme stratejisi belirlenmesi, bulunduğumuz kültüre, tarihe uygun, insana ve doğaya saygılı bir kent oluşturulması dair adımlar atmaktır. Yoksa bu öncelikleri olmayan ve insanların “dikey” değil de “yatay” kolhozlara doldurulması amacını taşıyan, gelen bir “öneri”yle belirlenmiş bir stratejiyle ortaya eser falan çıkmayacaktır. Betonlaşma, sadece şekil değiştirecektir. “Yeni yerleşimlerde mahalleye önem vereceğiz” demekle, özel sektöre ait süper lüks sitelerin reklamlarında zikredilen “rezidans hayatıyla mahalle yaşantısı aynı yerde” türünden garabetler arasında bir fark da olmaz.
Osmanlı döneminde bu topraklarda bir mimari anlayış vardı. Şehirlerimizde eli yüü düzgün yapılar varsa, çoğu bu eserlerdir. Sonradan Cumhuriyet’le birlikte öyle veya böyle bir arayış ve neticesinde ortaya konan eserleri gördük. Misal, Ankara’ya gidip güzel binaları arasanız, bu dönemin eserleridir. Apartman denen illet, topluma bir bulaştı, pir bulaştı. Şehirleri yedi bitirdi, çarpık yapılaşmayla beraber iliğimizi kemiğimizi sömürdü, yüzüne bakılmaz şehirler ortaya çıkardı. Şimdi de camlı binalar, gökdelenler, rezidanslar, çokkatlı heyülaların devri..
Sadece “dikeyi yataya çevireceğiz” demekle bir yere varılamaz. Nasıl ki, bir iktisat politikası belirlemek için İktisat Kongreleri düzenlenmişse, şehirlerimizin ve günlük yaşamın tükenmişliğini aşabilmek, yeni ve sıhhatli bir mimari yaklaşıma yönelmek için ulusal çapta bir Mimarlık Kongresi veya Şurası düzenlenmesi elzemdir. İnsan ve doğayı es geçmeyen, tarihi ve kültürel birikimi ranta ve günlük kaygılara yem etmeyen bir anlayış ortaya konmalıdır.
Yoksa, “öneri”yle falan olacak işler değil bunlar, gerçek mimarlık gerekiyor şehirlerimize. Bir de bir anda, mantar gibi şehirler oluşturmak değil de bunu kendi doğal akışına bırakarak yapmak. Şehrin kendini inşasını sağlamak yani.