Onarmak Gereği

Abone Ol

Herhangi bir eşyanın ya da nesnenin kullanım amacını, işlevini veya görevini yerine getiremez bir hale düşmesi durumunda yapılacak şey aşağı yukarı bellidir. O eşyayı kullanmazsınız ya da onarır veya onartırsınız. Bir seçenek de, o eşyayı “antika”, yani eski eser olarak görüp saklarsınız. Elbette o eşyanın kendiliğinden değeri, yapılacak tercihlerin belirlenmesinde veya ağırlık kazanmasında etkili olabileceğini de göz önünde tutmak gerekebilir. Bozulmuş bir saat ile bir binek aracı konusunda verilecek bir karar aynı nitelik ve değerde olmaz.

İnsan ve toplumlar da, kimi zamanlarda benzer bir karar verme işleminin konusu olabilirler. Ancak, insan ve toplum, özsel varlıklarıyla eşya ya da nesne olarak tanımlanamazlar, değerlendirilemezler ve yorumlanamazlar. Bu konuda, bazı farklı düşüncelerden, görüşlerden söz edilebilse bile, genel bir anlayışın ve uzlaşımın bulunduğu bilinmektedir.

Öte yandan, insan ve toplum, varlığı, varoluşu, hayatı ve bunları sürdürebilmesi için, eşyaya, nesnelere, özetle bunlar ile ilgili niteliklere, özelliklere, kurallara ve kurumlara bakmak, dikkat etmek, yerine göre de riayet etmek durumundadır. Nitekim eşyayı, nesneleri, bir başka ifadeyle, maddi dünya şeklinde de nitelenebilen doğa, geniş anlamında evren (kâinat), birlik, düzen ve uyum (ahenk) içinde olagelmiştir. Bu dünya ya da evren içinde yaşayan insan, doğanın sahip olduğunu düşündüğü bu düzeni, onu sağlayan ilke ve kuralları merak edip araştırmış, bir takım ilkeler, kurallar keşfetmiş, bulmuş ya da elde etmiştir.

Sözgelimi, antik Yunan’da, doğanın (evrenin) düzenini sağlayan bir yasa/lar (nomos) bulunduğu önermesinden hareketle toplumun düzeninin kurulmasına, yerleşmesine ve gelişmesine örneklik oluşturması gerektiği düşüncesine varmışlardı. Söz konusu yasanın doğada, akılda içkin (mündemiç) olduğu görüşünü benimseyenlerin yanında, bunun verilmiş (ilham, vahiy vb), zaman ve tarihi süreç içinde oluşmuş olduğunu savunan görüşler de ortaya konulmuştur. Bu düşünce, kuram, öğreti, dünya görüşleri ve yaklaşımları düşünce tarihlerinde (başta tarih, felsefe, siyaset, kültür, medeniyet tarihleri gibi disiplinler olmak üzere) tespit ederek öğrenmek mümkündür.

Bu bağlamda, son kırk yıllık, genelde dünya, özelde Ortadoğu ve kilit noktada Türkiye’deki olup bitenlere, gelişmelere bakıldığında, gerçek anlamda en hafif deyişle bir yıkım meydana getirildiği söylenebilir. Somut olarak ‘70’li yılların sonunda Sovyet, arkasından Amerika’nın Afganistan işgalleri, Türkiye’de 12 Eylül ve sonrası gelişmeler bu bağlamda değerlendirilmelidir. ‘90’lı yıllarda öngörüsüz Saddam’ın Kuveyt işgaliyle Irak halkını oluşturan Türkmen ve Kürtlere uyguladığı soykırım Irak’ın, Suriye’nin, Libya’nın, özel bir şekilde hazırlandığı zamanla ortaya çıkan Filistin halkının yok edilişinin önünü açtı ve hızlandırdı. Buna, Arap ülkelerindeki, büyük ölçüde İngiltere Krallığı’nın güdümünde ve Amerika’nın denetiminde varlık, teşvik ve destek bulan kabile asabiyeti ve aile mensubiyeti diktatörlüklerini de eklemek, hatta öncelikle hesaba katmak gerekmektedir.

12 Eylül Konsey Yönetimi’nin siyasi partiler eliyle sözüm ona sivilleştirilmiş Amerikancı politikalar, Erbakan ve Ecevit hükümetleri hariç, Türkiye’de yerleştirilmeye hâlâ uğraşılmaktadır. Bu uğraşmalar, insandan topluma, kurumlardan devlete, siyasetten iktisada, inançtan ahlaka, bilimden sanat ve edebiyata yıkımlar, yozlaşmalar, çürümeler ve çöküntüler getirdi, getiriyor. Yeniden kurma, inşa olmasa da, bir ibdaya, ıslaha, düzeltmeye ve onarmaya şiddetle ihtiyaç bulunduğunu göstermektedir. Farklı görüş ve programlara sahip altı partinin bir araya gelerek bir uzlaşma (consensus) zemini oluşturma çabaları bu süreçte hayati bir önem ve işlev üstlenebilir görünmektedir.