Ölüye saldırı

Abone Ol

Cenazeye de saygımız, merhametimiz, hüznümüz kalmadı ise eğer. Bütün değerleri toptan mezara gömmüşüzdür. Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un Ankara’da düzenlenen cenaze törenine bir grubun saldırıda bulunması; nefretin, düşmanlığın, şiddetin boyutunun nerelere dayanabileceğini gösterdi. Anne Tuğluk, öldüğünde İncek Mezarlığı’na gömülmek ister, vasiyeti üzerine defin için buraya getirilir.

Kızı da özel izinle cezaevinden çıkıp cenazeye katılır. Cenazenin defnedilmesinden kısa bir süre sonra bir grup cenazeyi protesto etmek üzere toplanır. Grubun sayısı daha sonra giderek artar ve mezarlığa saldırmaya çalışırlar. Saldırının ardından gömülmüş olan Tuğluk’un cenazesi, mezardan çıkarılmak zorunda kalır. Bu topraklar acıdan kan kustu.

Kınalı kuzular, askerlerimiz hunharca katledildi, kına geceleri bombalandı, mitingler ateşe verildi. Cenaze saldırısı, ölüyü topraktan çıkarma hadisesi, ırkçılığın yeni boyutu.

Tramvaylarda, metrolarda Suriyelilere ateş püsküren bakışlar fırlatanlar, sosyal medyada nefret söylemini yayanlar, bu topraklarda farklı unsurlara tahammül göstermeyenler, sonunda ırkçılığın sınırlarını mezardaki ölüyü tacize kadar genişlettiler.

Fikirlerini sevmediğiniz insanlarla mücadelenizi, yine fikirle yaparsınız ama ölümün olduğu yerde; söz bitmiştir.

Bir deli bir kuyuya taş atar, elli akıllı çıkaramaz. Madımak otel önünde yapılan öfkeli konuşmalar, pervasız çağrılar fitili ateşleyip, ne olduğu hâlâ anlaşılamayan bir fitne ile ülke düşmanı biri çırayı tutuşturunca, insanlar canlı canlı yakılmıştı. Böylesi tehlikeli tahrikler, sıranın ölülere geldiğinin startını vermesi açısından son derece dehşet verici.

Irkçı trend öylesine hızlı merdivenleri tırmanmakta ki. Bütün dünyada artan farklı olana düşman ve nefret helezonundan, her birimiz ziyadesi ile etkilenmekteyiz.

20-25 yıl önce Avrupa seyahatleri biraz daha kolayken şimdi her an ırkçı bir saldırı olabileceği endişesi ile “tren raylarına yaklaşmayın çocuklar arkanızdan ırkçı biri sizi trenin önüne itebilir”, diye gidenleri uyarma görevini ihmal etmemekteyiz. Ülkemiz de, dünyayı saran ırkçılık vebasından hızla etkilenme emareleri göstermekte.

Anadolu’da gittiğim bir lisedeki konferansta, öğrenci kalkıp ırkçı bir konuşma yaptığında irkildim, herkesi kovmaktan, asmaktan bahseden bu çocuğu izleyen öğretmenleri, hiç rahatsız olmadılar. Müdahale etmedikleri gibi, iyi bir iş yapmış gibi tebessümle desteklediler.

“Sen bu sloganlarla ülkeni sevdiğini iddia ediyorsun ama sadece zarar vermektesin. Senin bu ülkenin bir çocuğu olarak asli vazifen derslerine çalışmak, kitap okumak, kendini çok iyi yetiştirmek, sloganları siyasilere bırak, en son hangi kitabı okudun” diye sorduğumda.

Liseli çocuk, gururla, “Ben kitap okumayı hiç sevmem ama vatanımı çok seviyorum” demişti.

Çocuğa, yanılıyorsun sen vatanını hiç sevmiyorsun, eğer sevse idin, sloganlar değil, bilgili bir birey olmak ilgi alanına girer, demiştim fakat salondaki öğretmenlerinin tavrını yadırgamıştım.

Oysa okullarda öğretmenlerimize şimdi daha fazla iş düşmekte, zaten sosyal medyanın ırkçılık ateşini enselerinde yaktığı gençleri, hiç olmazsa okulda eğitme şansını, insanlık değerlerini, saygıyı, sevgiyi merhameti, şefkati öğretme fırsatını kaçırırsak; gelecek çok daha kusurlu, hasarlı, ar duyulacak olayları barındıracaktır.