Ölümü Öldürenlerin Yürüyüşü: Cihat - 2

Abone Ol

Tarih, insanın yeryüzündeki serüvenini yalnızca zaferler ve mağlubiyetler üzerinden okumaya meyillidir; oysa hakikat, bu sığ denklemin çok daha ötesinde, insanın kendi içine ve evrenin sonsuzluğuna doğru yaptığı yürüyüşte gizlidir.

Modern çağ, varoluşu yalnızca nefes almak, biriktirmek ve hayatta kalmak üzerine kurgularken; İslam’ın insana sunduğu mefkûre, yaşamın ve ölümün sınırlarını aşan, ebediyetle mühürlenmiş bir ufuk çizer. Bu ufkun kurucu unsuru, dar kalıplara hapsedilmeye çalışılan, ancak özünde evrensel bir dirilişin nabzı olan "cihat"tır.

Cihat, ne salt bir kılıç şakırtısıdır ne de dünyevi bir tahakküm arzusudur. O, her şeyden önce insanın kendisiyle, ardından da yeryüzüyle giriştiği mukaddes bir inşadır. Yatay eksende adaleti, merhameti ve hakkı yeryüzünün en ücra köşelerine taşırken sınırları genişletir; fakat bunu yaparken dikey eksende, yani kulun Rabbiyle olan bağında derinleşmeyi şart koşar. Dikey derinliği olmayan hiçbir yatay genişleme kalıcı olamaz; kökü toprağın derinliklerine, ezelî hakikate tutunmayan bir ağacın, dallarını gökyüzüne güvenle uzatması mümkün değildir. Bir Müslüman’ın mücahedesi, kendi nefsindeki putları kırmadan dünyadaki putlara balta vurmaya kalkanların aceleciliğinden uzaktır. Derinlik, ufku anlamlı kılar; ufuk ise derinliğin yeryüzündeki tecellisidir.

Bu varoluşsal denklemin en can alıcı noktası ise "kaybetmek" ve "ölmek" kavramlarının yeniden tanımlanmasında yatar. Ölmek ayrıdır, yenilmek bambaşka… İnsanın toprağa düşmesi bir mağlubiyet değil, fıtratın bir gereğidir. Asıl mağlubiyet, bedeni nefes alırken ruhunun prangalanması, inancının sömürülmesi ve zalimin kurduğu düzende onursuz bir hayatta kalma mücadelesine rıza göstermesidir. Hayatta olup da boynunda görünmez tasmalarla dolaşanların dünyası, devasa bir zindandan farksızdır. Oysa İslam, inananlara ruhani bir asalet vadeder: Yaşarken köle olmaktansa, ölürken fatih olmayı seçmek… Bedir’den Çanakkale’ye, Endülüs’ten günümüzün direniş coğrafyalarına kadar tarihin her sayfasında, toprağın altına girmeyi zillet içinde yaşamaya tercih edenlerin, aslında görünmez bir tahta özgürce oturduklarına şahit oluruz. Onlar, dünyayı terk ederken asıl yurdu fethedenlerdir.

İşte bu yüzdendir ki, İslam’ın asrımızda beklenen o büyük uyanışı ve yeniden yükselişi, dünyevi hesaplar yapanların, konforundan vazgeçemeyenlerin ve ölümden köşe bucak kaçanların omuzlarında yükselmeyecektir. Tarihin tekerleği, ancak canını Hak uğruna bir sermaye olarak görenlerin itici gücüyle döner. Diriliş; ölümü bir son, bir yok oluş veya karanlık bir çukur olarak değil, asıl sevgiliye kavuşma (şeb-i aruz) ve ebedi bir başlangıç olarak görenlerin elinden olacaktır. Zalimin en büyük silahı ölüm korkusudur. Ölümü bekleyen, hatta davası uğruna ölüme gülümseyerek koşan bir topluluğu korkutabilecek, onları boyunduruk altına alabilecek hiçbir dünyevi güç yoktur. Ölümü öldürenlerin karşısında, bütün silahlar hükümsüz kalır.

Fakat bu görkemli şahlanışın, bu korkusuzluğun mayasında kuru bir cesaret değil, kalpten kalbe aktarılan ilahi bir ateş vardır. Günümüzde İslam coğrafyasının en büyük trajedisi, topraklardaki işgallerden ziyade, yüreklerdeki sönmüşlüktür. Kararmış kalpleri aydınlatmanın, o küllenmiş İslam nurunu yeniden harlamanın yolu, dışarıdan getirilecek yapay ışıklarla mümkün değildir. Karanlığı yırtacak olan yegâne güç; bu ideali bir hayat gayesi edinmiş, uykuları kaçan, derdiyle kavrulan öncü şahsiyetlerin kendi içlerinde taşıdıkları o sönmeyen ateştir. Kendi içinde tutuşmayan bir ruh, bir başkasını ısıtamaz. Gönlünde çerağ yanmayan, başka gönüllerdeki karanlığı aydınlatamaz.

Bugün yeryüzü, yatayda genişlerken dikeyde derinleşen, dünyevi esareti reddedip ruhun özgürlüğünü şahadette arayan ve göğsünde taşıdığı yangınla ümmetin kışını bahara çevirecek o adanmış ruhları beklemektedir. Çünkü külün altındaki kor hâlâ diridir ve rüzgârını beklemektedir.