On yedi on sekiz yaşlarında, ölüm, sağımızda solumuzda gezinirken… Kurşunların arasından yürürken, korku çok uzaktı. Hele, ölüm gerçeği hanemize, hafızamıza uğramazdı.
O vakitler, sanki az insan ölürdü. Duymazdım.
Büyüdükçe, ölümleri daha çok duyar oldum… Sağımda solumda, tanıdık tanımadık nice insan göçü, az da olsa, soruları hem çoğalttı hem farklılaştırdı beynimde.
Nereye gidiyordu gidenler? Ahiret… Ahiret yurdunda huzur bulmak için nasıl bir yol izlenmeliydi? Reçetesi neydi?
Son günlerde, ölümler çoğaldı. Yahut ben böyle görmeye başladım. En çok da mapus arkadaşlarım… Bir bir göçmekte. Garip olan, çoğunun, imkânsızlıklar içinde iken, hayata veda etmesidir. Bir dönemin ünlüleri, mücadelecileri, sessiz sedasız yürümekteler ötelere.
Ötelerde ne var? İmtihan olgusu… Ölmeden önce ölebilsek, korku, endişe, gelgitler yok olur olmasına da, o yere çıkabilmekte maharet… Ne gezer.
Günlük yaşamın içinde kaybolup gidiyoruz. Hayatın bütün alanını imtihan yeri görenler, kurtuluşa ereceklerdir. Buna iman ediyorum… Hayatın her anını, cihat gören anlayış, ne güzel bir anlayış… Aslında, Kur’an’ın ruhuna uygun bir hâl bu.
Hayatı dilimlere ayıran seküler anlayış, elbet, Kur’an’ın kuşatıcılığı karşısında yetersiz kalıyor… Madem Allah bizi yarattı, başıboş kalalım, keyif sürelim, bohem yaşayalım diye dünyada var etmiş değildir…
Peki, bu azgın haller niye? Hiç ölmeyecekmiş gibi yürümek… Ölümü hayattan kovan meşgaleleri neden? Yarına ertelenen hayatların, umutların bir gün sonlanacağı neden aklımıza gelmez?
Yaşam, bir nefesliktir aslında. Bir nefes alırsınız, verip vermeyeceğiniz belli değildir… Hâl böyle iken, her an… Her zaman nefes alacakmışız gibi davranmak, hayatı amaçsız kılmaz mı?
Dedim ya, son günlerde, sağımdan solumdan ahirete yürüyenler çoğaldı diye… Gidiyorlar gitmesine de, buradaki son halleri can sıkıcı, yürek paralayıcı… İsmini vereyim. Bir dönemin ismi… Çanakkale mapushanesinde buluştuk… Orada koğuşu paylaştık.
İnançlı, dik başlı, dik yürüyen biriydi. Kadir Baran.
Kısmi felç olduğunu duyduğumda koşmuştum… Az iyileşince, onu huzurevinde buldum... Konuşamıyordu. Ama gülümsemişti bana. Çat pat konuşmuş, işaretlerle anlaşmıştık… Sonra, yolu uzadı. Garip geldi garip gitti.
Vefa, unutuldu çoktan. Dava dava diye naralananlar, hayatlarından, zamanlarından, paralarından, rahatlarından fedakârlık yapmadan, sadece kürsüde nutuk çekmekle adam olduklarını sanıyorlar.
Eğer dava Allah davası ise… Eğer, ölüm yaşamanın ta kendisi ise, yaşadığımız kolaylıkların zorlukların esamesi okunabilir mi?
Yaptığımız her işin Allah rızasına muvafık olması… Sonuçta, ahirete hazırladığımız azığın zengin olması için, her anlamda çalışmak, çabalamak, fedakârlık şart… Ölümle yürümek, varoluş gayemizin her an akılda kalmasıdır aslında. Ölümü unutmadan, hayata mana katmak Müslüman olmanın icabıdır… Ama vefalı olmak kaydıyla.
Başkalarını unutarak yaşamak kötü… Hele beraber yürüdüğünüz insanları yok sayarak, koşar adım gitmek, fena… Eğer Allah’a iyi bir kul olmak… Ümmetin, milletin istikbali için çaba sarf etmekle mümkündür… Ölümlü olduğumuzu hatırdan çıkarmadan, insanlara, çevreye… Faydalı olmak ödevimizdir. Bu ödev aslında, insanlığın kurtuluşunun anahtarıdır.