Bu kim bilir kaçıncı yazımdır ölüm üzerine. Her yazımda ayrı bir maksadı gözetmiştim oysa. Bazen ona yazdıklarım safiyane bir soruydu. Ne kadar ısrar etsem de bir cevap alamadım. Bu kez onun yerine cevabı ben vermeye çalıştım.
Önüne “beğen” kutucuğu koydum, butona basmadı ölüm. Hiçbir şey yokmuş gibi davrandı. Bu onun bidayetten bu yana sürdürdüğü bir tavırdı. Hâlbuki ortada çok şey vardı bir şeyler söyleyecek.
Bir ad koymak istiyordum ölüme. Hiç olmazsa ona seslenecek bir ismi olsun istiyordum. Hiç istifini bozmadı. Her zamana ve her mekâna görkemi fark edilsin diye istif yapmıştı. “Kefenin cebi yok” bunu biliyordum; fakat ölümün de ellerini cebine sokacak bir duruşu yoktu.
Kâh işi başından aşkın bir insan, kâh yeryüzünde nesli bulunmayan bir hayvan, kâh da yerine oturtulamayan bir eşya gibiydi. Tekerlekli bir ev yahut ev özlemi olan bir otomobil miydi?
İnsan olanın içinden çıkamadığı bir şey deyip geçelim. İlginçtir; tam önünde kayıp giden, muharrik bir çocuk bahçesi kondurulmuştu ölümün.
İmara aykırı kaçak bir mutluluk gibi duruyordu. Her insan adına çocukluk denilen o çağda bu bahçenin dönme dolaplarına binip kaydıraklarında kayardı. Bu bahçe herkesi bir yerlere götürdü.
Ölüme dair ne yazdımsa hepsini duymazlıktan gelmemişti ölüm. Ben de onun bu davranışına karşı bir tavır geliştirmek zorunda kalmıştım: madem öyle ben de onu görmezlikten gelecektim. Gördüğüm yerde tanımayacaktım. Böyle yaptım. Yanımdan geçerken tanımazlıktan gelip yoluma devam ettim.
Ölümün insan karşısındaki duyarsızlığından bahsederken, bu durumu bir bilge ihtiyara sordum; ihtiyar şu cevabı verdi: “Ölümün kulakları yoktur, o gördüklerin sadece kendi içinden geçenleri işitmeye yarar.”