Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Meclis‘teki oylamaya girmeye karar verince onlarca ölüm tehdidi aldık. Telefonlarımıza ölüm mesajları gönderildi. O günlerde tanımadığımız, bilmediğimiz insanlar Meclis‘te odamıza gelip Cumhurbaşkanlığı seçimine girilmemesi yönünde telkinde bulunmaya çalıştılar.
AKP, DYP ve sonunda Saadet Partisi. Neden Saadet Partisi‘ni tercih ettiniz?
22. dönem milletvekili olarak Parlamentoda görev yaptım. 2007 seçimlerinde aday olmadım. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Genel Kurula girmem nedeniyle, adı sonra DP olan DYP beni ihraç etmişti. Denizli‘den bağımsız aday olmam konusunda çok büyük baskılar gelmesine rağmen aday olmayı düşünmedim.
Ama artık siyasetin dışında fazla durulmuyor. Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş, Ordu‘nun Ünye ilçesindendir. Ben de geçmişte, Ünye‘de 3 yıl süreyle kaymakamlık yaptım. Sayın Genel Başkanımızla o yıllardan tanışırız. Kendisi çok sevdiğim ve saygı duyduğum birisiydi.
Bu arada Saadet Partisi‘ne Genel Başkan olarak seçilince, ben de geçmişten gelen yakınlığımızdan dolayı kendisine hayırlı olsun ziyaretine geldim. Burada görüşme imkânımız oldu. Daha sonra hem Genel Başkanımız hem de Saadet Partisinde olan arkadaşlarımız birlikte siyaset yapmayı arzu ettiler. Ben özellikle içinde bulunduğum dönemde, yeniden yükselen bir değer olan ve bu seçimlerin yıldız partisi olacağına inandığım ve gelecekte Türkiye‘ye çok büyük hizmetler yapacağına inandığım, Saadet Partisi‘nde olmayı arzu ettim.
Bu sebeple Anadolu Gösteri Merkezindeki müthiş programda, ilk adımımı attım. Buradaki arkadaşlarımız, benim yakından tanıdığım insanlar. Geçmişten günümüze Türkiye‘ye büyük hizmetleri olan bir anlayış. Bu nedenle hiç yabancılık hissetmedim. Sağolsun Saadet Partisindeki arkadaşlar büyük bir hüsnü kabul gösterdiler. Sayın Genel Başkan büyük yakınlık gösterdiler. İnşallah bunlardan aldığım cesaretle bütün gücümü, azmimi, heyecanımı harcamak için buradayım. Allah utandırmasın, mahcup etmesin.
26 Ekim‘den sonra Saadet‘te yeni bir dönem başladı. Numan Kurtulmuş ile başlayan bu değişim sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sayın Numan Kurtulmuş‘u uzun süreden beri Saadet Partisi‘nin başında olmasını arzu ediyordum. Bu AKP ve DYP‘de iken bile yakın çevreme söylediğim bir husustu. Sayın Kurtulmuş, kendisini çok iyi yetiştirmiş, siyasetin içinde çok önemli görevlerde bulunmuş ve Türkiye‘de siyasete yeni bir renk ve heyecan getirmiştir.
Bugüne kadar gördüğümden farklı bir muhalefet anlayışı ile Saadet Partisi Genel başkanlığını yürütüyor. Davos örneği çok yakın bir örnek. Sayın Erdoğan‘ın davranışıyla ilgili ilk açıklamayı yapan da o. Ve çok açık bir şekilde desteklediğini ifade etti. Bu siyasette görülen bir şey değildi.
Sayın Kurtulmuş, toplumun bütün kesimleriyle diyalog içinde olabilecek bir Genel Başkan. Öyle inanıyorum ki, Türkiye‘de daha fazla tanındıkça Saadet‘in grafiği de o ölçüde yükselecektir. Seçime doğru, bu doruk noktasına ulaşacaktır.
Ama asıl beklentim, inşallah bundan sonra yapılacak ilk genel seçimlerdedir. O tarihe kadar Türkiye‘de siyasetin cazibe merkezi Saadet Partisi olacaktır. Bundan hiç şüphem yok.
Muhalefete Saadet‘te devam
Sizin tek başınıza yaptığınız muhalefet tarihe geçti. Ancak Saadet Partisi de bu dönemde mecliste olmamasına rağmen AKP‘ye karşı en sert muhalefeti yapan parti oldu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Ben 22. dönemde parlamentoda kürsüye en fazla çıkan milletvekiliyim. Arkamda bir grup olmamasına rağmen 500‘ün üzerinde konuşma yaptım. Ve benim bütün konuşmalarım, bilgiye, veriye, araştırmaya dayanan konuşmalardı. Yapıcı muhalefetti.
Doğru bildiklerimi ve yanlış gördüklerimi en sert biçimde meclis kürsüsünden dile getirdim. Parlamento çatısı altında sorumlu bir muhalefet anlayışı içinde hareket ettim.
O bakımdan Saadet Partisi Genel Başkanında da aynı özellikleri taşıdığını gördüğüm için; aradığım yeri bulduğum inancındayım. İnşallah bundan sonra tamamen bilimsel verilere, araştırmalara dayanan muhalefet anlayışını burada sürdüreceğim.
Saadet Partisi mecliste olsaydı, arkanızda da bir grup olsaydı nasıl olurdu?
Valla şunu samimiyetle söyleyeyim, herkes aynı şeyi söylüyor. Ben tek başıma 150 kişilik CHP‘den daha fazla muhalefet yaptım. Bunu CHP‘liler de söylüyordu o dönemde. Ve AKP‘lilerin en büyük korkusu benim kürsüye çıkmamdı. Kürsüde tamamen gerçekleri dile getiriyordum. Vatandaşların sıkıntılarını anlatıyordum. O nedenle Ümmet Kandoğan‘ın söylediklerinin karşılığı oluyordu. AKP‘li Meclis başkanvekilleri beni konuşturmamak için önlem alıyorlardı.
Meclise odama kadar geldiler
Size ölüm tehdidi geldiğini söylediniz. Kimden ve nasıl geldi?
Onlarca ölüm tehdidi aldık. Telefonlarımıza ölüm mesajları gönderildi. O günlerde tanımadığımız, bilmediğimiz insanlar Meclis‘te odamıza gelip Cumhurbaşkanlığı seçimine girilmemesi yönünde telkinde bulunmaya çalıştılar.
Ne tür insanlardı bunlar?
Tanımıyorsunuz, bilmiyorsunuz. Seçmen kılığıyla geliyorlardı. Odamıza onlarca insan geldi, gitti. Ama ben bütün bunların hepsine göğüs gererek, demokrasiye sahip çıkarak, Meclis iradesinin üstünlüğüne sahip çıkarak partimin bu konudaki düşüncesine karşı çıkarak, tek başıma Meclise girdim. Ve o gün tarihi bir konuşma yaptım. O gün yanlış yaptığımı söyleyenler, bugün hepsi özür kuyruğundalar.
28 Şubat‘ta Demirel aktif rol oynadı. 27 Nisan‘da da onun parmağı var?
28 Şubat‘ın mimarı Demirel. O zaman cumhurbaşkanı olarak demokrasiden yana tavrını koyabilseydi, demokratlığını gösterebilseydi belki o süreç yaşanmayacaktı. Ama 28 Şubat sürecini yapmaya çalışanlar en büyük gücü Sayın Demirel‘den aldılar.
O bakımdan Sayın Süleyman Demirel, merkez sağ seçmen üzerindeki etkisi sıfırlanmıştır. 28 Şubat sürecindeki Demirel‘den dolayı, merkez ve merkez sağ seçmeni, yıllarca Demirel sahiplenmenin büyük üzüntüsü içindedir. Bunun bir benzeri 27 Nisan‘da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanmıştır.
İki partinin birleşmesi meselesi gelirsek, niçin fiyaskoyla sonuçlandı?
O dönemde, çok büyük oyunlar oynandı. DYP ile ANAP‘ın birleşmesi meselesinin arkasına çok iyi araştırmak lazım. Bunu gündeme getirenlerin maksadı, birleşme bahanesiyle bu iki partiyi cumhurbaşkanlığı seçiminde ortak hareket ettirmekti. Bu maksat hâsıl oldu. İki parti cumhurbaşkanlığı seçimine girmediler.
O dönemleri hatırlayınız. Bir CHP-MHP koalisyonu isteniyordu. İş alemi, silahlı kuvvetler, basın hepsi CHP-MHP koalisyonu istiyordu. Bunun nerden anlıyoruz? Cumhuriyet ve diğer gazetelerde, CHP‘ye oy vermeyeceksiniz MHP‘ye oy verin propagandası yapılıyordu. Bunu CHP‘liler de köşe yazarları da söylüyordu.
Bunun önündeki engel ise, DYP ve ANAP‘ın birleştiği DP ile seçime girilmiş olsaydı, DP meclise girecekti. Meclis‘te yer aldığı takdirde büyük bir ihtimalle AKP-DP koalisyonu olacaktı. Bunun önüne geçmek için, bu iki partinin birleşmesi ile ilgili adımları baltaladılar.
Birleşmenin en doruk noktasında bu birleşme olmayacak dedim. Nerden biliyorsunuz derseniz? Çünkü samimi değillerdi. Bunlar büyük bir oyunun parçasıydı. İki maksat da belirli çevreler tarafından gündeme getirildi ve oyun oynandı.
Bu senaryoyu kim yazdıysa kötü yazmış. Çünkü sonuçta başka bir durum ortaya çıktı?
27 Nisan günü sabahleyin yüzde 30‘ların altında olan bir AKP, 22 Temmuz‘da yüzde 47‘lere ulaşmasının arkasında sebep cumhurbaşkanlığı seçiminde oynanmak isteyen oyuna karşı milletin vermiş olduğu bir tepkidir, bir demokrasi dersidir. Sandıkta dedi ki, siz cumhurbaşkanlığı seçimine her yönden müdahil olmaya çalışırsanız ben de sizin yaptığınızın karşısında 22 Temmuz‘da böyle bir oy oranı ile yeniden AKP‘yi iktidar yaparım diye mesaj vermiştir.
Ergenekon yapılanmasının gölgesini hissetiniz mi hiç? 367 meselesi Ergenekon ile ilişkilendiriliyor. Sadece Ergenekon mu yoksa yurtdışı bağlantısı da var mıdır?
O günleri yeniden gözümüzün önüne getirecek olursak, basının çoğunun gündemi cumhuriyet mitingleriydi. Bugün Ergenekon davası nedeniyle gözaltına alınan ve tutuklananların tamamına yakın kısmının; o günlerde cumhuriyet mitinglerinin ya organizatörü ya da düzenleyicisi, ya da en ön safta mücadele edenler olduğunu görüyoruz.
Yani o gün, cumhuriyet mitingleriyle TBMM‘nin cumhurbaşkanı seçmesini engellemeye çalışanlar, istedikleri bir hükümet modeli ortaya çıkması için planlar hazırlayanlar, bugün Ergenekon davası nedeniyle tamamına yakını kısmı tutuklu.
Ve bunlar bütün güçlerini cumhurbaşkanlığı seçiminde kullandılar. Bunlar TBMM‘nin cumhurbaşkanı seçmemesi için hem Sabih Kanadoğlu nezdinde hem Anayasa Mahkemesi nezdinde çok büyük girişimde bulundular. Ve bunu Türkiye‘nin bütün meydanlarında yüksek sesle dile getirdiler.
Hatta hatırlayınız, o dönemde yapılan mitingleri, ordu göreve pankartının altında yürüdüler. Yani silahlı kuvvetleri bizzat darbeye çağıran ve olaylara müdahil olmaya çağıran mitingler, toplantılar yaptılar. Ve Ergenekon‘un bizzat aktif bir şekilde cumhurbaşkanlığı seçiminde nasıl rol aldığı bugün çok daha açık şekilde ortaya çıkıyor. Ben o günlerde bunu hep gündeme getiren cesur yürek oldum. Ve bugün ne kadar haklı olduğum anlaşıldı. Ve Ümmet Kandoğan‘dan bir özür borcu içinde olduklarını gördüler.
Geldi mi özür?
Yüzlerce, binlerce geldi. ‘Ümmet bey siz haklı çıktınız. Söyledikleriniz doğruymuş. Keşke o günlerde bizde sizinle hareket etseydik. Demokrasiye, cumhuriyete, meclis iradesine hep beraber sahip çıksaydık‘ sözlerini çok duyduk. Şimdi herkes demokrasi kahramanı oldu. Ama o günlerde yanımda kimse yoktu. Tek başıma o mücadeleyi verdim Her türlü tehdide, baskıya, korkutmaya karşı çıktım o gün aslanlar gibi TBMM‘de tarihi bir konuşma yaptım.
Yaşanan süreçten Türkiye nasıl bir ders çıkarmalı?
Herkesin bundan alacağı dersler var. Bir kere vatandaş olarak şunu görüyoruz ki, bu tür tehdit, baskı, dayatmalarla bir yere varılamayacağı çok açık bir şekilde görülmüştür.
Silahlı kuvvetler, asli görevine dönmelidir. Silahlı kuvvetlerin bu tür olaylara müdahil olmaması gerektiği ciddi bir şekilde ortaya çıkmıştır. 27 Nisan günü yayınlanan e-muhtıranın ne kadar yanlış olduğu, hatalı olduğu artık bizzat silahlı kuvvetler mensupları tarafından ifade edilmektedir.
Siyasetçilerin, siyaset adamlarının bundan ders alması gerekir. Siyaset adamları demokrasiye, sahip çıkma ve millet iradesinin en üstün irade olduğu noktasında, artık çok açık tavır koymalıdır. Birilerinden istikbal bekleyerek, yanlış işlere girmemelidir.
İşte bugün Mehmet Ağar, Erkan Mumcu siyaset sahnesinden silinip gittiler. Halka rağmen siyaset yapılamayacağını bütün siyasetçilerin görmesi lazım. Siyaset halkla beraber, halka dayanarak yapılır. Sandık ve milli irade her şeyin üzerindedir. Artık 70 milyon insanın, o süreçte yaşananlardan ders çıkarması ve bundan sonra siyasi hayatlarını o şekilde ortaya koymaları gerekir.
Erbakan‘a şükran borçluyuz
Millî Görüş‘ün doğal lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan. Onunla ilgili düşünceleriniz nedir?
Sayın Erbakan uzun yıllar Türk siyasetine damgasını vurmuş olan bir siyasetçi. Renkli kişiliğiyle, Yeniden Büyük Türkiye arzusuyla, sanayileşme hamleleriyle, siyasete renk katmıştır. Özellikle meclis kürsüsündeki hitabeti, kitlelerle kurduğu iletişim, Türkiye‘ye ilişkin düşüncelerini çok samimi bir şekilde ortaya koyması hepimizin gönlünde taht kurmuştur. Ben özellikle geçmişteki bazı olaylarla ilgili olarak TBMM kürsüsüne gelmiş bir konuda o dönemde DYP milletvekili olarak kürsüye çıktım ve Sayın Erbakan‘ın bu renkli kişiliğini ve Türk siyasetine katkılarını tarafsız bir gözle dile getirdim. Kendisine millet olarak şükran borçluyuz. Allah uzun ömürler versin.
2 yıl içinde kaldığınız AKP için gelecekteki öngörünüz nedir? Davos ile birlikte atmosfer yine AKP lehine dönmüş gözüküyor?
Açıklıkla ifade etmek lazım. Cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet partilerinin yapmış olduğu çok büyük hatadan dolayı millet, 22 Temmuz seçimlerinde tekrar AKP‘ye oy verdi. Eğer o hatalar yapılmasaydı, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP, DYP ve ANAP meclis boykot etmek yerine içeri girselerdi, kesinlikle AKP yüzde 47‘lerde oy alamayacaktı. O günkü konjonktürün sonucu böyle bir oran çıktı.
Ancak şimdi Türkiye‘de ekonomide çok ciddi problemlerin olduğunu görüyoruz. Bugün kapasite kullanım oranları yüzde 17,6 düşmüş. Tarımda 2008 yılında yüzde 6,6 küçülmüş. Sanayi, yüzde 0,9 düşmüş. Cari açık, 41,4 milyar dolar artmış. Dış ticaret açığı 63 milyar dolar civarında. İhracatın ithalatı karşılama oranı 6 yıl sonra yüzde 65‘ler seviyesine gelmiş. İşsizlik 10,3‘ün üzerine çıkmış. İşsizlik maaşı başvuruları geçen seneye göre, yüzde 94 artarak 151 bine ulaşmış. Bütçe 3 milyar dolar açık vermiş. 2009 yılında beklenen açığın yüzde 25‘i Ocak ayında olmuş. Toplumun bütün kesimlerinde çok ciddi ekonomik krizlerin olduğu bir dönemde AKP‘nin bahsedilen oy seviyelerine ulaşmasının mümkün olmadığı inancındayım. Ayrıca bu durum, AKP‘nin karşısında ciddi bir muhalefetin olmamasından kaynaklanıyor. Ama inşallah bu muhalefet boşluğunu, Saadet Partisi ve Genel Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş dolduracaktır. Bu seçimlerde AKP‘nin çok büyük oranlarda oy kaybedeceği inancındayım. Ve siyasetin yeni cazibe merkezinin de Saadet Partisi olacağını düşünüyorum.
AKP "3Y" sınavını kaybetti
Saadet ile AKP arasındaki farkları nasıl değerlendiriyorsunuz?
AKP iktidara gelirken 3Y ile mücadele edeceğim diye geldi. Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar. Yoksulluğun hangi boyutlara ulaştığını bütün vatandaşlar biliyor. Edirne‘den Hakkari‘ye kadar vatandaşlarımızın çektiği ekonomik sıkıntı hepimizin malumu. En iddialı oldukları konuda, yoksulluk konusunda bugün 20 milyona yakın vatandaşın bu sınırda olması, AKP iktidarının ne kadar başarısız olduğunu ortaya koyuyor. İkincisi, yolsuzluk. Son dönemde konuşulan konuların başında şimdi Türkiye‘de yapılan yolsuzluklar geliyor. Seçim döneminde adaylar, kampanyalarını yolsuzluklar üzerine bina etmeye çalışıyorlar. Hortumları keseceğiz diye iktidara gelenlerin, hortumlara nasıl AKP bahçelerine döndürdüğünü hepimiz biliyoruz. Yasaklar konusunda, bir arpa boyu yol alınamadığını milletimiz yakından görüyor. Yani en iddialı oldukları 3 konuda son derece başarısız bir grafik çizen AKP karşısında, Sayın Genel Başkanımızın söylediği bir tek cümle var: ‘Ben Harun gibi Karun gibi gitmeyeceğim‘. Yani AKP ve Saadet Partisi arasındaki farkı açıklayabilecek bundan başka güzel bir cümle yok.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde Meclis Genel Kurulu‘na girdiğiniz için DYP‘den ihraç edildiniz. O süreçte demokrasi için oylamaya katıldığınızı söylediniz. Bu kararı nasıl aldınız?
Ben cumhurbaşkanlığı meselesi ile ilgili olarak Sabih Kanadoğlu, ilk defa 367 şartını dile getirdiği gün Sabah‘tan Muharrem Sarıkaya ve Star‘dan Hadi Özışık‘a seçimden 52 gün önce söyledim: ‘Bu dayatmadır. Eğer bu dayatma Meclis‘in gündemine getirilecek olursa, bu dayatmaya karşı çıkarak genel kurula girerim dedim. İkisi de köşesinde yazdı.
Daha aday belli değildi. Benim bu konudaki görüşüm, ilk gündeme getirildiği günden itibaren Meclis‘e girilmesi yönündeydi. Ve DYP‘de iken bütün platformlarda, Ümmet Kandoğan olarak görüşümü net olarak dile getirdim. Bunu Sayın Ağar ile baş başa olduğumuz zamanda onlarca kez dile getirdim. Ve en son 26 Nisan akşamı, Celal Bayar Köşkü‘nde 7 genel başkan yardımcısının huzurunda mutlaka meclise girmemiz gerektiğini ifade ettim. Meclise girmediğimiz takdirde, yapılacak ilk seçimde seçimin tek konusunun Cumhurbaşkanlığı olacağını, bunun dışında meydanlarda hiçbir şeyin konuşulmayacağını ve seçimde çok büyük yenilgi alacağımızı söyledim. Ertesi günü 27 Nisan‘da saat 14.00‘te basın toplantısına girmeden önce yine 15 kişinin huzurunda, içlerinde Genel başkan yardımcıları vardır, aynen şu cümleleri söyledim: Sakın bizi bağlayacak bir şey söylemeyin. Söylediğiniz takdirde biz bunu millete, tabana anlatamayız. CHP‘nin arkasına takılıp giden bir DYP‘yi millet kabul etmez ve sizi de partiyi de affetmez. Parti tabanını tutamazsınız. Binlerce istifa olur". Son cümlelerimiz budur. Ve Sayın Ağar‘ın basın toplantısında onun söyleyeceğini bilmeden yanındaydım. Ve ilk defa, bir basın toplantısında eline bir metin verildi ve onu okudu. O metnin kimler tarafından hazırlandığını da bilmiyorum.
Demirel yine sahnede
Ağar ve Mumcu‘nun girmemesi konusunda Demirel‘in aracı olduğunu açıklamıştınız. Karadayı‘nın ses kasetleri yayınlandı. Bu tür konuşmalara şahit oldunuz mu?
O dönemde Sayın Ağar‘ın en yakınındaki isimdim. Sayın Ağar üzerinde Süleyman Demirel‘in çok büyük baskısı oldu. Ben bunu onlarca kez dile getirdim. 23 Nisan günü törenlere katıldıktan sonra biz Mehmet Ağar ile baş başa otururken Sayın Demirel kendisini aradı. Ve telefondaki konu Cumhurbaşkanlığı meselesi idi. Sayın Demirel, Ağar‘ın konuşmalarından aldığım izlenime göre, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine girilmemesini, girilirse yanlış olacağını, AKP‘ye koltuk değneği olunmaması gerektiğini söylediğini zannediyorum. Çünkü Sayın Ağar da, biz koltuk değneği olmayız, biz TBMM‘ye girmeyeceğiz, Cumhurbaşkanlığı seçiminde oylamalara katılmayacağız şeklinde ifadeler kullandı. Sayın Demirel aynı gün 23 Nisan saat 17.00‘de Güniz Sokağa randevu verdi. Ve konu yine Cumhurbaşkanlığı seçimiydi. O randevudan sonra benim Ağar ile yaptığım görüşme bunu teyit ediyor.
Ağar‘ın görüşünü Demirel mi değiştirdi?
Sayın Demirel, DYP üzerinde oldukça etkiliydi. Yanına giden GİK üyeleri, Demirel ile görüşmelerinden sonra GİK‘te tamamen farklı görüşleri savundular. En önemlisi Orhan Keçelidir. 24 Nisan akşamı beni İstanbul‘dan aramıştır ‘Mutlaka meclise girmemiz gerektiğini, tabanın böyle istediğini, girmezsek partinin büyük zarar göreceğini‘ söyleyerek, Sayın Ağar‘a baskı yapmamı istedi. Ertesi günü Sayın Keçeli Demirel‘i ziyaret ettikten sonra katıldığı GİK‘te ‘Aman Meclis‘e girmeyelim‘ diye tam tersi şeyler söyledi.
Erkan Mumcu başta girebilecek bir tavır sergiliyordu?
Başlangıçta Sayın Erkan Mumcu da Sayın Mehmet Ağar da girilmesi taraftarıydı. Mehmet Ağar, ‘184 yeterlidir. Bu seçim mecliste başlayıp mecliste bitmelidir. Eskiden bunlar askeri darbelerle amaçlarına ulaşıyordu. Anayasa Mahkemesi ile hukuk darbesi yapacaklar‘ diyordu. Erkan Mumcu‘nun da benzer görüşleri vardır. Hatırlayınız, 27 Nisan‘da e-muhtıra yayınlandı. Bu e-muhtıra, bütün dünya kamuoyuna açık bir şekilde verilen mesajdı. Şimdi açıkça bütün dünyanın huzurunda, Cumhurbaşkanlığı seçimine bu kadar müdahil olan silahlı kuvvetlerin, kapalı kapılar ardında neler yaptığını milletin takdirine bırakıyorum.
Yerel seçimde Saadet Partisi, nasıl bir sonuç alacak?
Saadet Partisi, Türkiye‘nin birçok ilinde beklenenin çok üzerinde oy alacaktır. Son derece kaliteli, başarılı ve çok ciddi kariyeri olan kişiler aday gösterildi. İşte İstanbul‘da bir Sayın Bekaroğlu. Kariyeriyle, kendisini yetiştirmesiyle, Türkiye‘yi tanımasıyla bu görevi yapılabilecek en yetenekli kabiliyete sahip önemli bir aday. Ankara‘da Sayın Veysel Candan. İki dönem Meram‘da belediye başkanlığı, iki dönem milletvekilliği, genel başkan yardımcılığı yapmış, belediyeciliği çok iyi bilen kaliteli birisi. Eğer bu isimleri kamuoyu çok iyi tanırsa, Partimiz de iyi tanıtabilirse Saadet Partimizin oy oranının çok yükseleceği inancındayım.