Olmayan Ev

Abone Ol

Tabut omuzlarda; gölgesi uzayıp gidiyor… Bir ilkbaharda ayrılıyor dünyadan. Ama dünyaya hep ilkbaharlar gelecek. Durdukça gelecek tabi. Bir düşünsenize kaç ilkbahar geldi geçti hayatınızdan. Hayat her daim devridaim ediyor ömür rüzgârını. Bunca yıl nasıl geçti? Elbette “rüzgâr gibi geçti”; göz açıp kapayıncaya kadarki zaman aralığında. Tabutun gölgesi geriye doğru uzuyor…

İstanbul’a gelen her insan gibi gelme gerekçesinin içinde mutlaka ‘iş meselesi’ vardır. Bir gün, yetti artık deyip atlayıp gelmişlerdir mesela. Onca anıları arkada bırakıp şehrin silueti görünmez oluncaya kadar hüzünlü bir şekilde ‘yaşadıkları’na dalıp gitmişlerdir. Ah o umut yok mu umut, umut insanı her an yaşamaya bir kere daha ikna eder. Neden sorusunu sormaya bile vakit bırakmaz insanda. Onlar da öylece gelmişlerdir şu koca şehre!

Önce bir ev bulmak lazımdır. Ev derken daire yani. Biliyorsunuz ülkemiz şehirlerinde ev küçüle küçüle daireye dönüştü! Daireye dönüşen ev evliğini alıp tarihin görünmez dehlizlerinde kayboldu. Modern zamanlarda ev yok artık! Toplum olarak evimizi kaybettik! Dahası evimizi geri bulmaya da pek niyetli değiliz! Çünkü hep birlikte daireye yerleştik! Daire de bizim olsa bari! Maalesef o da yok! Sonunda kiralık bir daire bulup yerleşmişlerdir.

Umut insanı hep yaşatır ya onlar da bir gün olacak diye diye yaşamaya devam ediyorlardır. Ne olacaktı? Evin hanımı teyzenin hayalindeki ev yani bir daireleri! Kocasını her sabah işe yollarken bir gün o ‘yollamayı’ kendi evinden yapacağını hayal ediyordur. Ne olurdu ah bir kendi evi olsaydı! Öyle ahım şahım bir daire değil şöyle ortalama bir şey olsaydı ne iyi olurdu diyor içinden. Ama bir gün mutlaka olacak diyerek kendi kendini ikna ediyor! Kocasının bir gün mutlaka kendilerine bir daire alacağını, bunca zamandır boşa mı çalıştığını düşünerek yaşamayı kendine kabul ettiriyor! Zaman zaman (güya) aldıkları evi hayal ediyor…

Bir kere alalım yeter ki diyor bir kere! Ben onu önce bir güzel temizlerim. Bütün odaları tertemiz temizlerim, duvarları bir güzel silerim. Yıkanacak yerleri yıkarım. Sonra bir güzel boyatırız. Duvarlar fildişi renginde olsun. Sonra kocasının mavi olmasını istediğini hatırlayıp mavi olsun diyor. Şöyle açık mavi! Açık da olur biraz koyu da. Su mavisi olsun! Gök mavi de güzel olur! Birden kendini kapının ağzında buluyor. Sanki boyacı evi boyamaya gelmiş de kocasıyla birlikte, onlara kapıyı açacak! Heyhat ortalıkta kimse yok! Bir derin nefes alıp oturma odasına gidip oturuyor…

Oturma odası şöyle olur diye düşünerek gözleriyle bir ‘oturma odası planı’ çıkartıyor. Koltukların rengi bej olabilir. Gri olursa sanki daha güzel olur. Hayır açık renk olsa daha iyi olur. Beyaz mesela. Beyaz da çabuk kirlenir hani. Koltuklar açık mavi olsun. Ahşap rengi de güzel. Evetevet ahşap renginde olsun. Kanepeler şöyle, koltuklar böyle, televizyon bu tarafa, ortaya büyükçe bir sehpa. Sehpanın üzerinde güller. Ah o güller…

Kendi evim olsaydı balkonda daha fazla çiçeklerim olurdu diye hayal ederek lalelerin yanına gidip yenice açmış lalelerini elleriyle okşuyor. Sonra hayretle ellerine bakıyor… Elleri buruş buruş… İnce zayıf parmakları titremeye başlıyor. Ellerinin titrediğinin farkına varıyor. Yaşını düşünüyor teyze istemeyerek… Ömür nasıl da geçmişti!

Yaşının seksen olduğunu kaydetti nüfustan düşen memur. Bu dünyada bir ev sahibi olmadan göçüp gitti teyze. Seksen yaşında, bu dünyada bir evi dahi olmadan öldü üst komşu! Dünyaya gelmiş, yaşamış, evlenmiş, çocukları olmuş, hep bir evi olsun istemiş ama bir ev sahibi olmadan kiracıyken öldü!

Varsın bütün politikacılar dünyayı kurtarsındı neye yarar!