Kadın on altı yaşında evlenmiş ve yirmi yıllık evlilik
sürecinde dayak yemediği gün olmamış. İki kere ağır darp aldığından hastanede
yatmış ölümlerden dönmüş ama yine de evine geri dönmüş. Eşi iki kere eve kuma
getirmiş, evlilikleri süresince birçok kere evi terk edip gitmiş ama kadın yine
kocasını beklemeye ve onunla aynı çatı altında hayatını sürdürmeye razı olmuş.
Büyük ağabey, bir gün bu evden cesedin çıkacak, ben sana bakarım, dön gel
dediyse de kadın öldürse de kocamdır demiş ve razı olmuş. Adam beş yıl önce Rus
sevgilisi ile birlikte Rusya ya gitmiş ve ne iki çocuğu ne de eşini aramış.
Adam eşini hiçbir şekilde istemediğini vurgulamış ve boşanma davası açmış. Ama
kadın, ölürüm de vazgeçmem ister dövsün ister öldürsün ben ondan vazgeçemem
diye direniyor. Bizim kültürümüzde
evlilikler sabır ve anlayış üzerine kurulur ve boşanma kavramına pek hoş
bakılmaz. Fakat dikkatimi çeken bir evliliğin sonlandırılmasından ziyade
bağımlı bir kadının içine düştüğü vahim durumdur. Zira toplumumuzda benzer
özellikleri taşıyan pek çok insan var ve bunlar kendilerinden daha güçlü
birinin himayesine girmeden hayatta kalamayacaklarına inanmaktalar. Bu
insanların en bariz özellikleri yaşamlarını her durumda ve her şarta birinin
eteğine yapışarak sürdürebileceklerine inanmalarıdır. Aşırı bağımlı
olduklarından bir süre sonra yorucu olmaya başlarlar. Kendi çabaları ile ayakta
kalamayacaklarına inanır ve kaybetme endişesini daha yoğun yaşarlar. Uzmanlar
aşırı bağımlı kişilerin çocukluk döneminde anne ile güvenli bağlanma ilişkisi
geliştiremediklerini söylüyorlar. Özellikle altı yaşına kadar geçen sürede çocuğun
ihtiyaçlarının karşılanmaması bu tür sorunlara neden olabileceğini ve bu
kimselerin ortaya çıkan açığı kapatmak istercesine birine bağımlı kaldığını
ileri sürmektedirler. Fakat geçmiş yaşantımıza takılarak düştüğümüz yerde
beklemenin de bir anlamı yok. Bunun yerine yeniden doğrulup yolumuza devam
edebiliriz. Eğer istersek bunu başarabiliriz.