Bilgi genellikle iki kaynaktan elde edilirdi. Bunlardan birisi yazılı kaynaklar. Yani kitap, gazete ve dergilerden ya da sözlü olarak nesilden nesle aktarılarak elde edilirdi. Söz gelimi 1970’li yıllarda bindiğimiz her toplu taşıma aracında en azından birkaç yolcunun elindeki kitabı ya da gazeteyi okuduğunu görürdünüz. Bu bakımdan kitapların baskıları bugünle mukayese edilemeyecek sayıdaydı. Gazetelerin ise toplu basımı birkaç milyonu buluyordu. Bunun da ötesinde çevremdeki tanıdıklarımın hemen hepsinin evinde bir kitaplık vardı ve tanıdıklarımın çoğu yeni yayınları takip ederlerdi. Tüm bunlar 40-50 yıl öncenin manzaraları idi. Şimdilerde artık toplu taşıma araçlarında kitap ya da gazete okuyanlara rastlamak çok azaldı. Eğer arada bir böyle okuma meraklılarına rastlanacak olursa, onlar da nesli tükenmekte olan okuyucular olarak değerlendiriliyor. Kısacası artık insanımızın yeni bilgiler öğrenmeye ya ihtiyacı yok ya da her şeyi bildiğini düşünerek okumaya ihtiyaç duymuyor insanımız.
Ancak tüm bunlara bakarak insanımızın hiçbir şey öğrenmek istemediğini söylüyor değilim. Şimdilerde insanların elinden gazete, dergi ve kitaplar alındı, onların yerine birer telefon verildi. Öylesine verildi ki, toplu taşıma vasıtalarında insanların hemen hepsi ellerindeki telefona kapanmış, onun dışında bir dünyanın olduğunun farkında bile değiller. Bu noktada yeni bilgiler öğrenmek için ille de kitap ya da gazete okumaya ihtiyaç olmadığı söylenebilir. Ancak telefonlarda sanal dünyaya dalan insanlar o dünyada genellikle kimliklerini gizleyen, bir başka ifadeyle bir kayanın arkasına gizlenmiş birtakım kimselerin yaydığı dedikodular bilgi kaynağı haline getirilmiş. Hâlbuki sürekli toplumlara pompalanan dedikoduların sağlıklı bilgiler olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü bilgi kaynağının arkasında kimin bulunduğu bilinmiyorsa, sağlıklı bilgilere ulaşmak mümkün olmayacağı gibi, gerçek bilgilerin yerini birtakım her şeyi bildiğini sanan tiplere teslim olmanın ötesinde bir sonuç çıkmıyor.
Bunun yanında bir diğer bilgi kaynağı ise sohbetler, konferanslardı. İnsanlar bu yollarla bilgi sahibi olurlardı. En azından yaşanan dünyadan haberdar olunurdu. Şimdilerde yine yaşanan dünyadan bilgiler geliyor ama o cep telefonlarını elimize tutuşturanların keyfine ve beğenisine teslim olunmuş görüntüsü ortaya çıkıyor. Bu ise bilgi kaynağı hakkında net bilgisi olmayan insanlar kendi istekleri doğrultusunda edinmek istedikleri bilgileri kendileri tercih ederek aramıyor, sonuçta birtakım hayaletler belli merkezlerin kontrolünde bilgileniyorlar. Bunun sonucu olarak çeşitli anlamlarda küresel güçlerin kontrolüne girilmiş olunuyor. Diyebiliriz ki, söz konusu küresel güçler oturdukları yerden insanlığın neleri bilmesi, nelere inanmaması gerektiğine karar veriyorlar.
Bunun sonucu nereye varır kestirmek mümkün değil. Ancak bundan 40-50 yıl önce evlerimizin büyük bir kısmında kütüphaneler (kitaplıklar) vardı. Salonun başköşesinde bulunurlardı. Böyle olunca sadece ülkemizde değil, dünyanın çeşitli ülkelerinde piyasaya yeni çıkmış kitaplardan insanımız haberdar olurdu. Ülkemizdeki yazar çizerlerle de düzenlenen toplantılarda bir araya gelinirdi. İnsanlar birbirlerini tanımış olurlardı. Şimdilerde özel günler dışında toplantılar pek fazla düzenlenmiyor. Kısacası okumak artık büyük bir kesimin gündeminden çıktı.
Böyle olunca da dünyayı yönetmek peşinde olan birtakım küresel güçlere insanlık farkına varmadan teslim olmuş görünüyor. Bu da okumadan edinilen ve kaynağı net olarak bilinmeyen bilgilere teslim olmak anlamına geliyor ki, meydan sahte kahramanlara bırakılmış oluyor...