Okuma Notlarım

Abone Ol

Bu hafta sahneyi okuma notlarıma bırakıyorum. Belki kitaplar farklı okumalara, farklı çıkarımlar yapmaya bizi götürür. Bazen metinler arasında küçük yolculuklar insana iyi gelir. Bu bağlamda biraz okuma önerisi gibi; biraz okuduklarımızı paylaşmak adına, altını çizdiğim yerleri paylaşarak sizlerle metinler arası yolculuk yapmak istedim. Hoşça bakın zatınıza…

Sosyolojik Düşünmek
“Aslında, sosyoloji kitaplarıyla dolu kitap raflarına baktığımızda gözümüze çarpan ilk şey başka raflar olacaktır. Çoğu üniversite kütüphanesinde, muhtemelen hepsi de “sosyoloji”den başka isimler taşıyan, sözgelimi etiketlerinde “tarih”, “siyasal bilimler”, “hukuk”, “sosyal politika”, “ekonomi” yazan kitapların en yakın raflara yerleştirilmiş olduğunu göreceksiniz. Bu gibi rafları birbirine yakın olacak şekilde düzenleyen kütüphaneciler belki okuyucuların rahatı ve istedikleri kitabı kolayca bulmalarını düşünmüştür. Sosyoloji raflarına göz gezdiren okuyucuların zaman zaman, örneğin tarih ya da siyasal bilimler raflarına konmuş bir kitabı arayacaklarını ve bu kitapları, örneğin fizik ya da makine mühendisliği raflarındaki kitaplardan daha sık arayacaklarını varsaymışlardır (ya da biz öyle olduğunu tahmin edebiliriz). Başka bir ifadeyle, kütüphaneciler sosyolojinin konusunun bir bakıma “siyasal bilimler” ya da “ekonomi” adı altındaki bilgi yığınının konusuna daha yakın olduğunu, belki ayrıca sosyoloji kitaplarıyla hemen yakınına dizilmiş kitaplar arasındaki farklılığın sosyolojiyle, örneğin kimya ya da tıp bilimleri arasındaki farklılığa kıyasla daha az dillendirilmekte, belli belirsiz, biraz da tartışmalı olduğunu varsaymışlardır.

Akıllarından bu düşünceler geçmiş olsun ya da olmasın, kütüphaneciler doğru olanı yapmıştır. Yan yana dizilmiş bilgi kümelerinin ortak çok şeyleri vardır. Hepsi de insan ürünü dünyayla, dünyanın insan etkinliklerinin izlerini taşıyan, insanların eylemleri olmaksızın var olması düşünülemeyen parçası ya da boyutlarıyla ilgilidir. Tarih, hukuk, ekonomi, siyasal bilimler, sosyoloji, hepsi de insan eylemlerini ve bunların sonuçlarını tartışır. Bu da paylaştıkları çok şey olduğu anlamına gelir ve dolayısıyla gerçekten aynı gruba girerler. Gelgelelim, eğer bütün bu bilgi kümeleri aynı alanı araştırıyorlarsa, onları birbirinden ayıran şey, varsa, nedir? “Farklılık yaratan farklılık”, bölünmeyi ve ayrı isimleri haklılaştıran şey nedir? Bütün benzerliklerine ve ortak ilgileri ve alanlarına rağmen, hangi gerekçeyle tarihin sosyoloji olmadığında ve ikisinin birden siyaset bilimi olmadığında ısrar edebiliriz? Bu sorulara hemen hiç düşünmeden yanıtı yapıştırırız: Bilgi kümeleri arasındaki bölünme, inceledikleri dünyadaki bölünmüşlüğü yansıtmalıdır. Onları birbirinden farklılaştıran insan eylemleri ya da insan eylemlerinin özellikleridir ve bilgi kümeleri arasındaki bölünme bu olgunun bilincine varılmasından başka bir şey değildir.” (Sosyolojik Düşünmek / Zygmunt Bauman, Ayrıntı Yay. İstanbul 99)

Postmodern Durum
“En gelişmiş çağdaş toplumda bilgi hakkında konuşmak istenirse, önce karşımıza bir sorun çıkar: Söz konusu toplum hakkında kafamızdaki metodik tasavvurun ne olduğuna karar vermek. Bu konuda, olguyu son derece basitleştirerek, en azından son yarım yüzyıl boyunca, söz konusu tasavvurun ilke olarak iki model arasında paylaşıldığı söylenebilir: “Toplum işlevsel bir bütündür” ve “toplum ikiye bölünmüştür”. Birinciye (en azından savaş-sonrası haliyle) Talcott Parsons’un adı ve okulu, ikinciye ise Marksist akım örnek olarak alınabilir (Marksizm’i oluşturan bütün okullar, ne denli farklı olsalar da, sınıf kavgası ve sosyal birimi için işleyen ikilik olarak diyalektik ilkesini kabul ederler).

Toplum hakkında iki büyük söylem tarzı belirleyen bu metodolojik yarılma XIX. yüzyıldan mirastır. Toplumun organik bir bütün oluşturduğu, bu olmazsa toplum olmaktan çıkacağı (ve sosyolojinin konusunun da ortadan kalkacağı) fikri Fransız okulunun kurucularının zihniyetine egemendi; ancak 50’li yıllarda Parsons toplumu öz düzenlenimli (auto-regule) bir sisteme özdeşleyince, başka bir görünüm aldı. Kuramsal, hatta maddesel model artık canlı organizma olmayıp İkinci Dünya Savaşı içinde ve sonrasında bu yönde uygulamalarını gittikçe çoğaltan sibernetikten alınıyordu.” (POSTMODERN DURUM-Jean-François Lyotard, Bilge Su Yay. 2013)

Kamu Vicdanına Çağrı Sivil İtaatsizlik
“Sivil İtaatsizlik* Hannalı Arendt
Vicdan her yerde apolitiktir. Ne haksızlığın yapıldığı dünya ile ne de bu haksızlığın dünyanın geleceğine ilişkin sonuçlarıyla ilgilidir vicdan, Jefferson gibi, “Tanrı’nın adil olduğunu ve adaletinin ebediyete kadar uyumayacağını düşündüğümde vatanım için ürperiyorum” demez; çünkü vicdan bireysel benlik ve onun bütünlüğü için ürperir. Bu nedenle çok daha radikal bir şekilde Thoreau’yla birlikte şöyle diyebilir: “Bu halk, halk olarak varlığına bile mal olsa, köleciliğe ve Meksika’yla savaşmaya son vermelidir” (abç). Buna karşılık Lincoln açısından kölelerin özgürlüğü için yapılan mücadelede bile, “esas hedef köleliğin korunması ya da kaldırılması değil, ...federal birliğin korunmasıdır.” Bu Lincoln’un sekiz yıl önce ifade ettiği biçimiyle, “köleliğin korkunç haksızlığını” bilmediğini değil, tersine, “resmi sorumluluğu” ile “insanların her yerde özgür olması” biçimindeki “kişisel özleminin” ayrımının da bilincinde olduğunu gösterir. Bu ayrımın karmaşık ve çelişmeli tarihsel koşullarından soyutlanınca tam da Machiavelli’nin ifade ettiği ayrım olduğu görülür: “Anayurdunu kendi ruhumdan daha çok severim.” Anayurt ile ruh arasındaki zıtlık nasıl ki, Machiavelli’nin ateist olduğu ve ebedi kurtuluş ya da ebedi lanetlenmeye inanmadığı tezinin bir delili olarak gösterilemezse, “resmi sorumluluk ile kişisel özlem” arasındaki çelişki de, Lincoln’un ahlâki sorumluluk bilincinin azlığı konusunda fazla bir şey ifade etmez. “İyi insan” ile “iyi yurttaş” (Aristoteles’e göre bu iyi insan ancak iyi bir devlette iyi bir yurttaş olabilirdi; Kant’a göre ise “şeytanlardan oluşan bir halk” bile “sadece akıllarının var olması durumunda” devlet kurma işini başarıyla çözebilir), bireysel benlik -ölümden sonra bir yaşama inansın ya da inanmasın- ile toplumun bir mensubu olmak arasındaki olası çelişki -bugünkü dilde ifade edilirse, ahlâk ile politika arasındaki çelişki- çok eski, hatta bugünkü anlamını uzak olmayan bir geçmişte kazanan “vicdan” sözcüğünün ortaya çıkışından da daha eskidir. İki tavrın haklılıkları konusunda sunulan gerekçeler de hemen hemen o kadar eskidir.” (Kamu Vicdanına Çağrı Sivil İtaatsizlik / Ayrıntı 2014)

Kapitalizm Sonrası
“Toplumsal teknolojinin bir sonraki büyük parçası, finans sistemine odaklı olacaktır. Finansal karmaşıklık, modern iktisadi yaşamın kalbinde yer alır. Vadeli işlem ve opsiyon sözleşmeleri gibi finansal araçlar ve yirmi dört saat açık olan çok akışkan küresel piyasalar bu kapsamdadır. İşçiler ve tüketiciler olarak bizim finans kapitalle kurduğumuz yeni ilişki de bu kapsamda yer alır. İşte bu nedenle devletler, bankaların, emeklilik fonlarının ve sigortacıların arkasında duran zımni kurtarma garantisini her finansal krizde bir tık daha artırmak zorunda kalırlar.
Ahlâki açıdan, riskler toplumsallaştırılıyorsa, ödüllerin de toplumsallaştırılması gerekir. Ama tüm finansal karmaşıklığı ortadan kaldırmaya gerek yoktur. Karmaşık finans piyasalarının spekülasyona yol açması ve paranın ivmesini gereksiz şekilde yükseltmesi durumunda, bunlar terbiye edilebilir.” (Kapitalizm Sonrası / Paul Mason, Yordam 2016)