Okul nedir?
Ömrün neredeyse dörtte üçünü kapsayan kurumsal uğrak mekânları.
Kar yağdığında tatil edilişiyle çocukları ve gençleri sevince boğan öğrenme ortamları.
Anlayış çeşitliliğinin kurumsallaştığı yer, ekol.
Çoğunluk servisle gidilen ve her ders ayrı bir zihinsel gıda türünün servis edildiği kademeler.
Gidilen, gelinen, hatıra ve arkadaş biriktirilen, teneffüs ile nefeslenilen, sınav yapılan, test çözülen, bayrak töreni ile başlanılan, bitirilen pazartesi ile cuma arası zihnin dolaşım alanı.
Medreseden mektebe, oradan da okula evrilen bir sürecin dönüp dolaşıp geldiği yer. Medrese dersi, mektep yazmayı, okul farklı düşünmeyi işaret ederken süreç içerisinde hedefini ve yerini bulmaya çalışan eğitim yuvası.
Eğitme yeri. Eğmek fiilinin sinsice devreye girip mensuplarını eğerek itaate zorladığı hizaya sokma mekanizması...
Yukarıdaki anlayış ve tanımları çoğaltabiliriz. Okulun toplumsal hafızada ve güncel hayatımızdaki yeri hızlı bir şekilde fabrikasyon insan üretimine hizmet eden bir mantaliteye dönüşmekte. Aydınlatma ve inşadan ziyade dünyada eğitim ve okul denildiğinde istihsal unsuru bir üretim tesisi akla gelmekte.
İsterseniz “Bitirince ne olacaksın?” sorusu üzerinde biraz duralım. Okula gidene belli aşamadan sonra düşüncesizce sorulan bir sorudur bu. Düşüncesizce diyorum, çünkü eğitim sonucu önceden belli olan bir şey değildir. Belli bir süreçten sonra insan olgunlaşır, pişer ve bir noktaya gelir. Kişiyi o noktaya getiren istek ve arzuları değil, aldığı eğitime verdiği karşılıktır. Bir otobüs yolculuğu düşünelim. Gideceğiniz yeri, yolculuğa sabır ve uyum durumunuza göre otobüsün şoförü belirliyor. Herkesi hak ettiği uygun bir yerde indiriyor. “Benim gitmek istediğim yer orası değildi” diye itiraz etmeniz bir şey ifade etmiyor. Çünkü “eğitilen”siniz. Eğitim mekanizmasını kendinize göre kuran ve kurgulayan siz değilsiniz. Eğitim sizi yetenek, maharet ve marifetinize göre keşfeder ve bir yere yerleştirir. Bu şöhret ve servet kazanacağınız bir makam değil, insanların ihtiyaç hissedip faydalanabileceği bir seviyedir.
Herkesin piyasa değerlerine teslim olduğu dünyada eğitim ve öğretimin de ortaya çıkardığı insan tipi ekonomik hedef ve yetkinlik standardına ulaşmaktan başka bir şey olmayacaktır elbette.
Okula gitmenin dili değişmelidir. Mesela okula giden öğretmen bu eylemini kurumsal bir rutinden, pazartesi sendromundan kurtarmak istiyorsa pekâlâ “Okula gidiyorum” yerine “Memleketimin değişik yerlerinde, farklı mizaç ve yeteneklere sahip çocuklarla/gençlerle buluşmam var. Oraya gidiyorum” diyebilir. Zaten işin aslı da budur. Muhatabı insan olan işler arasında en şenlikli olanı okulda öğretmen-öğrenci buluşmasıdır. Öğrenci için okula gitmek de tekdüze, alışıldık, sıkıcı bir faaliyet olmaktan çıkarılmalıdır. Öğrenciler de “Bugün yine okul var, okula gidiyorum” demek yerine, yaptığı eylemin ruhuna inerek, “Tecrübe sahibi, donanımlı, yol gösterici büyüklerimle çok güzel yedi saat geçireceğim. Yanımda yaşıtlarım da olacak. Büyüklerime soru sorma imkânını da yakalamış olacağım. Ortam şahane!” diyebilir.
Alışkanlıklar heyecanı köreltip, en yararlı eylemi bile monotonlaştırmaya yeterlidir. Silkinip önce kendimize sonra okula gelmeliyiz. Okulu gidilen bir yer belleyenler, her zaman için görünür görünmez barikatlarla karşılaşabilirler. Hâlbuki okul, gelinen bir yerdir. Bunu idrak eden öğretmen ve öğrenciler, geldikleri yerin aslında kendileri olduğunu, -kendilerine geldiklerini- fark etmekte zorlanmayacaklardır.