Öğrendikçe artacaktır, acıların

Abone Ol

Bahçede ne limon ağacı açtı, ne zeytin meyve verdi,

Tavşan hurması lakin

Kuşlara ziyafet sofrası.

Laleli Camii’ni ticari hırslarınıza karıştırmanıza hiç gerek yoktu, bay anamalcı.

Mutluluk bizden ağır çeker, fiyatı pahalı, scooter isteyen tek çocuğuna alamayacağını anlatan yoksul kadın.

Bilgenin teki, “para iyi bir uşak, kötü bir efendidir “dese de, çocuk ve annesi için simitçi vitrininin adıdır mutluluk.

Yerim, yenilenlerin safı oldu.

İğde dikenlerinin tretuarını oluşturduğu o tozlu köy yolunu, senden daha çok sevdim Nuruosmaniye Caddesi.

Hayatta hiçbir şey çalmadım ama bir hırsızlığım var, yarından gün çaldım.

Belki de iki çift laf etmek için geldi kapıya.

Kumasını anlatacaktı, ya da hasta çocuğunu.

Dinlese idim kulağıma mı yapışırdı.

Acelem olduğunu bakışlarımla öyle hissettirdim ki.

Mahcup ayrılırken o,

Bulutlara takıldı gözlerim, kafalarını salladılar, “yapmayacaktın, demir kapıyı acele ile kapatan telaşlı kadın”, dediler.

Komplekslerimiz, bize gülümseyen yüzden veba bulaşır gibi kaçışlarımız, büyük günahtır; elbet sorulacaktır bir gün hesabı.

“Eskiler bize ettiler, edeceklerini”;diyeni, dinlemeye gerek yok işte.

Hep şikâyet, hep ağlak, mağduriyet hikâyeleri bir önceki neslin yapıp ettiklerine, ağır faturalardı diye ödeyiş biçimlerini nakletmeleri.

Oysa kendisi de yeni neslin çoktan eskisi olmuş.

Kendi geçmişini, kedinin fareyi gördüğü gibi gören biri, otuz senede sınıf atlamasını ille âlemin gözlerine sokacak.

“Kızımın “baby shower” partisi vardı, aman bir hediye geldi”.

“Doğmamış çocuğa don biçmek”diye atalar bugünü gördüler de mi öyle dediler acaba.

Bir de bizim dağ gibi gölgesinde ferahlandığımız tevekkülümüz var, “dur, bebek bir doğsun, hayata tutunsun, bizim değil Allah’ın” diyen bir asaletimiz var hangi derelere verdik o teslimiyet tepelerini acaba.

“dün cadılar bayramı kutladık” diyenlere bir şey dememişler mi acaba, atalar söz birliği edip.

Özenti öznesi değil, özgürlük öznesi.

Seyret televizyonu, yan gel yat, şarkıcıların hayatını al üstüne giy, varoşlardan çık, arkada bıraktıklarını beğenme.

İhsan Süreyya Sırma:

“Müslümanlar kitabı, bir lahmacun kadar sevmemekteler”,demiş.

Ne kadar utanç verici bir cümle.

Katıldığım kitap fuarlarında, insanlar tabaklarını dönerle, pastalarla doldurup utanmadan tıkınıp bir kitap almadan sırıtarak gitmekte idiler.

Karınlarını doyurmuşlardı, mutluydular.

Ama ruhlarının açlıktan nefesi kokuyordu.

Rahman mutlaka, şu konudan sormayacak. Öğrencilik hayatımda hatta şimdi bile bazen cebimdeki son kuruşa kadar kitaba verip yemek yemeden eve aç dönüyorum.

Yoldaşım bu konuda, beni fersah fersah geçmekte, o bir hafta bile yemek yememeye razıdır, bir hazine gibi değer verdiği, kucağındaki kitaplarla sevinçle eve dönerken.

Bir âlim öldüğünde, ailesinden çok kitaplarının boynu büküktür, bir daha kimse onları, giden kadar sarıp sarmalamayacaktır, belki de sayfaları bir daha açılmayacak; kırılacaktır kolları, kanatları.

Ah sevgili bilge: “sevdikçe ve öğrendikçe acıların artacaktır.”dememişsin boşuna.

Bilmediğinden mutlu,  “baby shower” kutlayan cahil.