FAKİH anlatıyor: - Halil b. Ahmed, Ebû Cafer Dübeylî, Ebû Abdullah b. Ömer, Süfyân, Ali b. Zeyd, Ebû Nadra yolu ile gelen bir rivayette Ebû Saîd Hudrî (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)‘ın şöyle buyurduğunu anlattı:
- "Öfke, ateşten bir közdür. Sizden biri ona kapıldığında ayakta ise otursun; oturuyorsa yatsın."
Muhammed b. Fazl, Muhammed b. Cafer, İbrahim b. Yûsuf, Müseyyeb, Muhammed b. Müslim yolu ile gelen bir rivayette, Ebû Saîd Hudrî (r.a.), Resûlullah (s.a.v.)‘ın şöyle buyurduğunu anlattı:
- "Öfkeden sakının. O, insanoğlunun kalbinde ateş tutuşturur.
Hele sizden biri öfkeye kapıldığı zaman bakın: Gözleri nasıl kızarır, boyun damarları nasıl şişer! Bunu görmez misiniz? İçinizden biri, öyle bir şey sezdiği zaman yatsın. Yere uzansın."
Devam buyurdu:
- "İçinizden bâzıları, çabuk öfkelenir ve öfkesi çabuk geçer. Bu hâl, birbirini telâfi eder.
İçinizden bâzıları da geç öfkelenir ve öfkesi geç geçer. Bu da birbirini telâfi eder.
Ancak hayırlınız, geç öfkelenen ve öfkesi çabuk geçendir. Şerliniz de çabuk öfkelenen ve öfkesi geç geçendir."
Ebû Ümame Bahilî, Resûlullah (s.a.v.)‘tan şöyle nakletti:
- "Bir kimse, öfkesinin icabını yerine getirmeye güçlü iken öfkesini tutarsa, onun gereğini yapmazsa, Kıyamet Günü Allahu Teâiâ onun göniünû rızası ile doldurur."
İncil‘de şöyle yazılıdır:
- "Ey âdemoğlu! Öfkelendiğin zaman Beni düşün ki, Ben de gazaba geldiğim zaman seni düşüneyim.
Benim sana yapacağım yardıma razı ol, çünkü Benim sana yardımım, senin kendi nefsine yardımından hayırlıdır."
Anlatılır ki:
- Ömer b. Abdülaziz, birine şöyle dedi:
- Eğer sana öfkelenmeseydim, seni cezalandırırdım.
O, bu sözü ile:
- "Öfkesini tutanlar..." (Âl-i İmrân sûresi, âyet: 134) âyetindeki mânâyı murad ediyordu.
Şu rivayet de ondan anlatılır:
Bir sarhoşu gördü. Onu tutup cezalandırmak istedi. Ama sarhoş ona sövdü. Sövünce onu bıraktı. Ceza vermekten vazgeçti.
Resûlullah (s.a.v.)‘ın şöyle buyurduğu anlatıldı:
- "Bir kimsede, şu üç haslet olmayınca, İmanın tadını alamaz.
Bunlar:
1) Cahili geri teptirecek anlayış ve olgunluk.
2) İnsanı haramlardan koruyan vera.
3) İnsanları idare edecek güzel bir ahlâk"
Geçmiş zâtlardan biri için şöyle bir olay anlatılır:
- Çok beğendiği bir atı vardı. Bir gün eve döndüğünde, atın bir ayağından sakatlandığını ve üç ayak üzerinde durduğunu görünce kölesine sordu:
- Bunu kim yaptı?
Köle:
- Ben yaptım, deyince sebebini sordu. Köle şöyle dedi:
- Seni üzmek için.
Bunun üzerine şöyle dedi:
- Şüphesiz beni üzen bu işi sana emreden şeytandır. Git, artık hürsün. At da senin olsun.
FAKİH anlatıyor:
- Müslüman halîm ve sabırlı olmalı. Zira bu, Allah‘tan çok sakınanların huyudur.
- Halîm, yumuşak tabiatlı kimseleri Allahu Teâlâ, Kitabı‘nda şöyle övdü: .
- "Kim sabreder ve affederse, şüphesiz bu davranışı, (azimli insanların) yapılmaya değer işlerindendir." (Şûra suresi, âyet: 43)
Bunun açık tefsîri şudur:
- Bir kimse, kendisine zulmedeni bağışlarsa, zorla haklarını alanlardan geçer ve affederse, şüphesiz böyle bir iş yapana sevap getirecek hakiki işlerdendir. Büyük ecre nail edecek işlerdendir.
Bir başka ayette ise Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:
- "İyilik ve kötülük aynı seviyede olamaz. Sen, kötülüğü en güzel bir şekilde önle. İşte o zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, yakın dost olur." (Fussilet sûresi, âyet: 34)
Bu âyet-i kerîmenin açık bir tefsîri şöyle olabilir:
- Çirkin sözle, güzel söz bir olamaz. Kaldı ki, bir müslümana iyi söze karşılık, kötü söz söylemek yakışmaz. Kötü sözü, iyi sözle karşıla. Böyle yaptığın takdirde, sana düşman olan dost olur.
Diğer bir âyet-i kerimede ise Allahu Teâlâ halili İbrahim (a.s.) peygamberi övdü:
- "İbrahim gerçekten halîm, evvah ve münib idi." (Hûd sûresi, âyet: 75)
Halîm: Suçluyu bağışlayan kimsenin vasfıdır.
Evvah: Günahlarını hatırlayarak üzülüp ah eden kimsedir.
Münib: Kendini Allah‘a kulluğa adamış kimsedir.
Ayrıca Allahu Teâlâ, Resulüne, sabır ve hilim emrini verdi.
Şöyle buyurdu:
- "Azim sahibi peygamberler gibi sabırlı ol..." (Ahkaf sûresi, âyet: 35)
Bu âyetin açık tefsîri de şöyledir:
- Kâfirlerin yalanlamasına ve eziyetlerine sabret. Tıpkı diğer peygamberlerden kâfirlerle savaşmak için emir alanlar gibi. Onlar, emirde sebat ettiler. Kâfirlerle mücadeleyi sabırla, metanetle sürdürdüler.
Hz. Hasan (r.a.) şu âyeti okudu:
- "...Cahiller onlara söz attıkları zaman "selâm" derler." (Furkan sûresi, âyet: 63)
Şöyle açıkladı:
- İlim yolundan cevap verirler. Kendilerine karşı bir cahillik ederlerse olgunluk yolunu tutarlar.
Vehb b. Münebbih şöyle anlattı:
- Benî İsrail‘de bir âbit vardı. Şeytan onu ne kadar kandırmak İstediyse de gücü yetmedi. Bir gün, bir iş için dışarı çıktı. Şeytan da onunla beraberdi. Onun bir fırsatını yakalamak istiyordu. Şehvet tarafından girdi/ öfke tarafından geçti, yine güç yetiremedi. Hiçbir şey yapamadı. Bu defa da onu korkutmak istedi. Dağdan bir kaya parçasını üzerine yuvarladı.
Âbit, kaya parçasını görünce Allah‘ı andı, kurtuldu. Şeytan bu kez de aslan kılığına girdi. Âbit bütün bunlara karşı Allah adını andı, aldırmadan geçip gitti.
Bundan sonra yılan kılığına girdi. Âbid namaz kılarken geldi, ayak ucundan başladı, yukarı doğru çıktı. Bütün vücudunu dolandı. Sonra başına çıktı.
Secde edeceği zaman secde yerine iniyor, ağzını açıp âbidin başını yutmak istiyordu. Ama âbit ondan hiç korkmuyor, eli ile onu bir yana itip secdesini yapıyordu. Namazını bitirdikten sonra Şeytan ona açıktan geldi.
Şöyle dedi:
- Ben sana şöyle şöyle dedim; fakat sana güç yetiremedim. Şimdi benim için durum şudur: Bu günden itibaren sana dost olacağım. Seni şaşırtmayacağım.
Âbit şu cevabı verdi:
- Beni korkutacağın zaman Allah‘a hamdettim, senden korkmadım.
Senin dostluğuna ihtiyacım da yoktur. Şeytan, şöyle dedi:
- Niçin sormuyorsun, ehline senden sonra neler olacak?
Âbit şu cevabı verdi:
- Ben onlardan önce öleceğim.
Bundan sonra şeytan şöyle dedi:
- Ademoğlunu nelerle şaşırtırım; sormayacak mısın?
Âbit şöyle dedi:
- Evet soruyorum. Onları nasıl sapıklığa düşürdüğünü bana anlat.
Şeytan şöyle anlattı:
- Üç şeyle aldatırım: Cimrilik, öfke, sarhoşluk.
Bir insan cimri olursa, malını onun gözüne az gösteririm. Onun hakkını vermez. Halkın elindeki mallara göz diker.
Bir kimse, öfkeli olursa, çocukların aralarında top oynadığı gibi onu evirip çeviririz. Öfkeli kimse, duası ile ölüleri diriltse, yine ondan ümidimizi kesmeyiz. O yapar; biz bir kelime ile bütün yaptıklarını yıkarız.
Bir kimse, sarhoş olunca, onu istediğimiz yana süreriz. Tıpkı bir koyunun, kulağından tutulup istenilen yere götürüldüğü gibi.
Burada şeytan, öfkelinin hâlini açık anlattı. Çocukların topla oynadığı gibi, o da öfkeli ile oynuyor. Bu durumda, öfkeli kimseye sabırlı olmak düşer ki, şeytanın esiri olmasın. Yaptığı faydalı işler boşa gitmesin.
Sordular:
Sana sövünce neden vazgeçtin?
Şöyle anlattı:
- Beni kızdırdı, öfkelendirdi. Eğer onu cezalandırsaydım, kendi öfkem için olurdu. Nefsanî arzularımla bir müslümanı dövmek istemem.
Meymun b. Mihran da şöyle anlatıldı:
- Bir cariyesi vardı. Çorba getiriyordu. Ayağı bir yere takıldı. Düşmedi ama çorba Meymun‘un üzerine döküldü.
Meymun onu dövmek istedi. Bunun üzerine cariye ona şöyle dedi:
- Efendim, Allah‘ın şu emrine göre hareket et:
- "Onlar, öfkelerini tutarlar." (Âl-i İmrân sûresi, âyet: 134), Meymun şöyle dedi:
- Öyle olsun, Öfkemi tutuyorum.
- Sonrası ile de amel et:
- "İnsanları affederler." (Âl-i İmrân sûresi, âyet: 134) .
Meymun şöyle dedi:
- Seni affettim.
Cariye devam etti:
- Bundan sonrasını da yerine getir. Şöyle buyuruldu;
- "Allah, iyilik edenleri sever." (Âl-i İmrân sûresi, âyet: 134) Bunun üzerine şöyle dedi:
- Allah rızası için seni azat ediyorum.