Obezler ülkesinden şişmanlık ilacı

Abone Ol

İçi havayla şişirilene “Şişe” diyoruz.

İçi dolu cildimiz için “Şiş” diyoruz.

Fazladan yük taşıyan insanımıza da “Şişman” diyoruz.

Sünnete uygun beslenmediğimizden, yönümüzü hep batıya

döndüğümüzden, yiyip içmemizi batı değerlerine göre değiştirdiğimizden biz de

şişmanlamaya başladık.

Sevdiğim bir dostumla akşam sohbeti yaparken şişmanlığına

çare bulduğunu, bir haftada üç kilo verdiğini, böyle giderse yüz kilonun altına

çok kısa bir zamanda düşeceğini anlattı.

İlacın Amerika’da üretildiğini, eczanelerde

satılmadığını, pazarlama yoluyla satıldığını ve çok etkili olduğunu söyledi.

Ben de kendisine aktarda çalışan ve benim tefsir

derslerine de katılan birinin bana, “Dükkâna başı dazlak biri girdi ve yılan

zehri sordu, ‘Var ama ne yapacaksın ’ dediğimde; ‘Başımda saç bitmesi için

süreceğim’ deyince ben hiçbir şey demedim ve dazlak başımı gösterdim” dediğini

anlattıktan sonra; “Dünyanın en fazla obez/aşırı şişman adamların olduğu ülkenin

Amerika olduğunu yazıp söylüyor medya. Atalarımız, ‘Kelin ilacı olsa kendi

başına sürer’ sözünü hatırlattım ve kullanmamasını anlatmaya çalıştım.”

Ama söz, iş kadar etkili olmaz.

İçtiği ilaçlar onu üç kilo hafifletmiş. İçmeye devam

etti.

Altı ay sonra ise verdiğinin iki katını alıverdi ve

dediğime geldi.

Saç ekim merkezinin bulunduğu hastanede dazlak

doktorların varlığı da bir şeyler söyler bana.

Türkiye’nin hem başbakanlığını hem cumhurbaşkanlığını

yapan Sayın Süleyman Demirel’in saç ektirmemesi de bir şeyler anlatır hepimize.

Doktor ve para sorunu olmadığı halde ektirmiyor.

Dünyanın hormonlu sebze ve meyve ihtiyacının önemli bir

kısmını karşılayan şirketin sahip ve yöneticileri hormonsuzu yiyorsa onlar da

bir mesaj veriyor demektir.

Parkinson hastalığına tutulan bir tanıdığım, on yıl bu

hastalığı çekti.

İlacını aldığı zaman normal olarak çarşıya çıkıyor,

bisiklete biniyor, araba kullanıyor ve eve dönüyordu.

Zamanı gelince ilacını almamışsa vücudu kilitleniyordu.

Derken İstanbul’da bir hastane beyne pil takıp eski

haline getiriyormuş haberini duyunca geldi, muayene oldu, çok yüklü bir paraya

pil taktırmayı kabul etti.

Ben doktor olmadığım için “Yaptırma, pil taktırma”

diyemedim ama parası ve imkânları ondan daha iyi olan Muhammed Ali Clay’ın da

Parkinson hastası olduğunu ama pil taktırmadığını anlattım.

Doktorun muayenehanesinde pil takılanların titreyerek

gelip oynayarak çıktığını gösteren CD’leri de izleyince hemen ameliyathaneye

koştu ama o gencecik, neşeli adamın hastaneden cenazesi çıktı.

Atalarımız, “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder”

der.

Eskiden, “Doktoruna danışmadan ilaç veya bitkisel destek

alma” geçerliydi ama bu günlerde fabrikasını kapatıp hastane açanlar, tarlayı

satıp sağlık merkezi kuranların neler yaptığını ve neler yapabileceklerini

mesleğine saygılı doktorlarımız daha iyi bilirler ama Hollanda, obeziteden ölen

her adamdan erken öldüğü için 50 bin dolar tasarruf yapıyormuş.

Aynı adam obez olmaz, altmışında ölmez ve seksenine

varırsa Alzheimer, yatalak, felç hastalıkları gibi pahalı tedaviler

başlatacağından erken gitmesi daha ekonomik imiş.

http://www.bbc.co.uk/turkish/europe/story/2008/02/080205_obesity_dutch.shtml

Adresten daha geniş bilgi alınabilir.

Ot satıcılarına da, doktorluğu ticari meta olarak

kullananlara da Mehmet Akif Ersoy’un, öğretmenler için yazdığı şiirini bir

kelime değiştirerek ithaf ediyorum:

“Muallimim (Doktorum) diyen olmak gerektir îmanlı;

Edepli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı.”