O Zamanın Çocukları

Abone Ol

Rahmetli dedem anlatırdı; onlar çocukluk yıllarını tabiatın zenginlikleri arasında geçirmiş ve doğayı kitap gibi okumuşlar. Tahta parçalarından silahlar, ağaç kabuklarından evler, çakıl taşlarından merdivenler yapar ve oyuncakları doğal araçlardan üretirlermiş. Bir topumuz olsa diye iç geçirir ve kumaş parçalarını birleştirip içini yünle doldurur ve doğal bir top oluştururlarmış. 

Rahmetli dedem anlatırdı; kapitalizmin ulaşamadığı dağlarda rekabet ve ihtiras daha azmış ve insanlar kapılarını kilitlemeden çıkıp, akşam gelirlermiş. Küllenmemiş umutlarla başlarlarmış güne ve çocuklar masalları dinlemez yaşarlarmış. Tabiatın çilesi bitmezmiş ama insanlar ekmek, su, hava toprak ile şifalanır ve güne zinde bir şekilde başlarlarmış.

O zamanlar çocuklar oynarken kendilerini güvende hisseder ve güpegündüz kaçırılma kâbusları yaşamazlarmış. Çocukların duygularını kirletecek araçlar yokmuş. Onlar oyunlarından koparılıp sis kokan yollara terk edilmezlermiş. O zamanlar iş bulma, barınma sağlık problemleri genç dimağları henüz hayatın başında karamsarlığa sürüklemezmiş.

Rahmetli dedem anlatırdı; o dönemler şimdilerde insanların ellerinden düşmeyen cep telefonları yokmuş, iletişim yüz yüze yapılır ve ilişkiler paylaşım üzerine temellendirilirmiş. İnsanlar ceplerine göre değil kalplerine göre itibar görür ve ağırlanırmış. Şimdi bütün bunlar bizlere masallarda yaşanmış hayatlar gibi geliyor öyle değil mi? Çünkü artık küresel kültür yerel zenginlikleri süpürdü ve dünyayı küçük bir köye dönüştürdü. Artık köydeki çocuklar da şehirli çocuklar da teknoloji ile iç içe yaşıyor ve dünyaya seküler gözlüklerle bakıyorlar.

Rahmetli dedem anlatırdı; o zamanlar güçlü kardeşlik bağları ve dostluklar kurulurmuş. İnsanlar vasiyetlerini yazarken dostlarını da dikkate alırlarmış. İlişkiler sevgi üzerine kurulur ve kolay kolay kopmazmış.

Bugün hepimiz, kirlenmemiş sevgiye, kalbi bağlar kurduğumuz dostlara ve toprak kokan mekânlara ne kadar ihtiyaç duyuyoruz değil mi? Ama heyhat! Dünyayı ellerimizle kirlettik ve yaşanmaz hale getirdik.

Hangimiz sokaklarımızı istila eden kir buharından kendimizi tamamıyla koruyabiliyoruz ki?

Hangimiz bencilliğin, kibrin, ihtirasların sokağına uğramadan geçebiliyoruz?

Yerküre sisli bir dumana bürünmüş biz ise ellerimizdeki sönük kandillerle yolumuzu bulmaya çalışıyoruz… Doğru değil mi? İtiraz mı ediyorsunuz? Edemezsiniz, edemeyiz… Çünkü biz bu çağın çocuklarıyız ve kirlere bulana bulana gidiyoruz. Eğer içimizdeki kıvılcımı kaybetmeden yol alabilirsek o sönük kandiller meşaleye dönüşecektir bundan emin olabilirsiniz… Çağın rengini değiştirecek kahramanlar bu coğrafyadan bu topraklardan çıkacak, biz buna inanıyoruz.