Dün yazımın sonunda belirttiğim gibi, bugün de sizlerle gurbetçilerin çelişkili söylemleri üzerine bir yazı daha paylaşacağım.
Aslında ben de aynı konuda yeni bir yazı yazmayı düşünüyordum; ancak geçen yıl Avrupa Milli Gazete’de yayımlanan bir yazıyı hatırladım ve hâlâ güncelliğini koruduğunu fark ettim.
Geçen yıl yazdığım yazıda, yaşadığım ve hâlâ hafızamda canlılığını koruyan bir anın etkisi büyüktü.
Yine izin sezonuydu. Büyük kızımın düğününden sonraki sabah, hayatımda belki de ilk kez küçük kızımı bu kadar duygusal gördüm. Gözyaşlarını tutamıyor, hıçkırıklarını saklamıyordu. Onu sakinleştirmek için çok sevdiğim bir kafeteryaya götürdüm.
Açıkçası, yalnızca bir baba-kız kahvaltısı olacağını düşünüyordum. Ama sohbet, tahmin ettiğimden çok daha derinleşti.
Henüz 8 yaşındaydı. Kızım, gözleri dolu dolu bana dönerek şöyle dedi:
“16 yaşıma gelince ehliyet alacağım, araba ve motor kullanacağım, okuluma devam edeceğim, belki bir gün senin gibi yazılar da yazarım.”
Bu kararlılığı beni hem gururlandırdı hem de düşündürdü.
(Almanya’da 16 yaşında ehliyet alma imkânı var; yalnız 18 yaşına kadar bir refakatçi eşliğinde araç kullanılabiliyor. )
Kızım, acaba babasının izinden mi gidiyordu?
Sohbet ilerledikçe, ona küçük bir test yapmaya karar verdim. “Kızım,” dedim, “bak, Almanya’da yaşayan bir amcayla ilgili şu haberi oku.” Haberi dikkatle inceledi, ardından kaşlarını çattı ve şöyle sordu:
“O zaman neden Mercedes’le Almanya’ya geri dönüyor?”
Sohbetten sonra birlikte dışarı çıktık. Yolda yürürken kafasını kaldırıp etrafına baktı ve gülümseyerek, “Baba, ne güzel, her yerde Türk bayrakları görüyorum. Almanya’da hiç bu kadar Alman bayrağı görmüyoruz,” dedi.
Ben de gülümsedim ve, “Kızım, Almanların bayrakları zaten her ülkede var,” dedim.
Şaşırarak sordu: “E o zaman neden görmedik?”
“Bak,” dedim, “şu önümüzde giden araba Mercedes. Şu sağdaki de BMW. Onlar bayraklarının değerini markalarıyla dünyaya taşıyorlar.”
Bir an düşündü, sonra başını sallayarak, “Bu daha iyiymiş. Her yerde zaten Almanya görünüyor,” dedi.
Bu kısa yürüyüş ve sohbet sırasında kızımın dünyaya bakışındaki farkındalık beni etkiledi.
Bu soru beni hiç şaşırtmadı ama onun yaşına rağmen meseleye bu kadar sorgulayıcı yaklaşması, beni derinden etkiledi. Gülümsedim: “Hımm,” dedim, “sende yazar olursun.”
Kızım,” dedim, “senin bu sorundan yola çıkarak bir yazı kaleme alacağım.”
Yazımı daha sonra ona gösterdim; geçen yıl gözlerinden taşan o mutluluk hâlâ aklımda.
Çünkü bu yazı, sadece bir gazetecinin değil, aynı zamanda bir babanın, bir gurbetçinin ve bir Türkiye sevdalısının iç sesidir.
Gurbetçilerin Avrupa ile Türkiye arasında sıkışmış hayatlarını, çelişkili söylemlerini ve kırgın umutlarını ele alırken kızımın sorusu hâlâ kulaklarımda yankılanıyor:
“O zaman neden Mercedes’le Almanya’ya geri dönüyorlar?”
GURBETÇİLER’DEN ÇELİŞKİLİ SÖYLEMLER: AVRUPA MI, TÜRKİYE Mİ?
Bir gazete haberi okuyunca, bir gurbetçi olarak rahatsız oldum. Haber şu şekildeydi:
“Mercedes’e binen gurbetçi konuştu: Türkiye cennet, kıymetini bilin.”
Türkiye’ye Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa ve Avusturya gibi Avrupa ülkelerinden binlerce gurbetçi geldi. Tatilin bitimine kısa süre kala, bazıları önemli açıklamalarda bulunuyor:
“Avrupa pahalı, Türkiye cennet. Türkiye’nin kıymetini bilin.”
Bu söylemleri duyunca, ister istemez içimden şu geçti:
Madem Türkiye cennet, neden hâlâ Avrupa’da yaşıyorsunuz?
“İçtikleri ilaçlar ya da medya algısıyla konuşan, palyatif bir toplum” haline geldiğimizi düşünüyorum. “Palyatif” kelimesiyle kastettiğim, geçici rahatlama sağlayan ama sorunun özünü çözmeyen bir yaklaşım. Bu söylemler de bana göre tam olarak böyle. Euro bozdurup Türkiye’de kısa bir ferahlama yaşamak, ardından yine uçağa binip Avrupa’ya dönmek… Bu samimi bir değerlendirme mi?
Son zamanlarda Avrupa’da yaşayan bazı gurbetçilerin Türkiye hakkındaki açıklamaları, hem düşündürücü hem de oldukça ironik.
Lüks bir Mercedes’ten inen birinin, “Avrupa dışarıdan göründüğü gibi değil, asıl cennet Türkiye” demesi gerçekten samimi olabilir mi?
Eğer Türkiye’de yaşam koşulları daha iyi, hayat daha ucuz, toplum daha huzurlu ise neden hâlâ Avrupa’dasınız?
Neden çocuklarınızı burada okutuyor, vergilerinizi burada ödüyor, yaşlılık hayallerinizi burada kuruyorsunuz?
Kimi zaman “Avrupa artık yaşanmaz hale geldi” deniyor. Öyleyse neden dönmüyorsunuz?
Kimi zaman da “Kurulu düzeni bozmak kolay değil” deniyor. Peki Türkiye’de düzen kurmak imkânsız mı?
Avrupa’da sıfırdan başlayıp düzen kurabilen insanlar Türkiye’de bunu neden başaramasın?
Gerçek şu ki, bu çelişkili söylemler hem Türkiye’de yaşayan insanları rahatsız ediyor hem de gerçekten zor şartlarda yaşayan gurbetçilerin samimi duruşuna gölge düşürüyor. Türkiye’nin kıymetini bilmek elbette önemlidir; ama bu, ayakları yere basan, tutarlı ve samimi bir duruşla mümkün olur.
Türkiye’yi yüceltmek için Avrupa’yı kötülemek; Avrupa’daki refahı yaşayıp Türkiye’deki sıkıntıları yok saymak, iki yüzlü bir yaklaşımdır.
Sonuç olarak:
Türkiye’ye dönüş yapıp yapmamak herkesin kendi tercihidir. Ama ne olursa olsun, bu tercihi yaparken hem Türkiye’ye hem Avrupa’ya dürüst olmak gerekir.
Sözün değeri, yaşanmışlıkla ölçülür.
Bugün de hâlâ aynı soruyu soruyorum:
Madem Türkiye cennet, neden Mercedes’le Almanya’ya geri dönüyorsunuz?