6 Eylül 1946 tarihli ve 45 sayılı Büyük Doğu’nun kapak kompozisyonuna bakınız!
“Ne gün soracağız!” diye haykırıyor Üstad Necip Fazıl...
Sorulacak olan ne?
“İsviçre bankalarında mevduat”ı olanlara, bu gizli tercihin sebebini...
Geleceklerinden bir endişeleri mi vardı?
O mevduat hesaplarını kim, hangi makamda oturuyorken açtırtmıştı?
Merak etmeye değmez mi?
“Efendim hesabına bir milyon lira!..”
Mudiye iyi bakın. Kimi anlatıyor bu resim? Bu kadar ipucu yetmez mi?
Yıl 1946’dır. Büyük Doğu’ların daha nasıl kapaklarla çıkmasını isterdiniz?
Bir hafta sonrası... 46. sayı yazıları anlaşmalı matbaadadır. Fakat o da ne? (Sabotaj) feryadında Üstad Necip Fazıl:
“Hükümet tarafından kapatılmış olmaksızın, kâğıt veya herhangi bir malzeme yokluğu bahis mevzuu olmaksızın, malum cinsten herhangi bir sebep araya girmeksizin...
Az kaldı, bu hafta çıkamıyorduk, bir (Sabotaj) yüzünden.”
“Ötedenberi kendisiyle çalıştığımız matbaa, 45. sayımızı uysal uysal çıkardıktan, üstelik bu sayımızın da yarısından fazlasını dizdikten sonra, birdenbire bize, hiçbir gerçek sebep göstermeden artık işimizi yapmayacağını, elindeki dizilmiş yazıları da dağıtacağını haber verdi!”
“Bu (Sabotaj)ı niçin yaptığı mechulümüz bulunan eski matbaa...”
Şimdi kimsenin katılmadığı o mechuliyete, o günkü Büyük Doğu okuyucuları da inanmamıştır sanırız.
Tek silah, dua ve niyetler halis.
“Hamdolsun ki, yolunda yürümekten başka şerefimiz olmayan Hakk’ın lütfiyle iki gün içinde, efsanevi fedakarlıklar ve zorluklara katlanarak yine zamanında çıkabilmiş bulunuyoruz.”
İki sayı sonraki Büyük Doğu’da, destek veren okuyucuların bütün arzularının hakkın lütfiyle ve zamanla yerine getirileceği belirtilirken, Necip Fazıl yakında resim çektirecektir, notu da düşülmüş. Burayı da atlamayalım.
Millî Gazete’nin okuyucuları bilirler, 22 Temmuz 2017 tarihli sayfamızda aynı konuya bir başka pencereden baktığımızı.
“Vuramayanlar ve kucaklaşanlar” yazımızda, 1950 yılını sade bir mebus ve muhalefet lideri olarak yaşayan Milli Şef’in, kalemşoruna, “Beni o tarafımdan vuramazlar!” morallendirmesini yaptığını hatırlamak zor değil.
Para karşılığı bastıkları derginin kapağını inandıklarıyla bağdaştıramayan küçük matbaacıların anında tepkisi bir yana, mesela “solcu” yazar-çizer takımınınki ne olmuştur? Geleceğin meraklı ve araştırmacı tarihçilerine buralarda not düşerken, istiyoruz ki canlı okuyucularımız bir daha değerlendirsinler yaşadıkları yılları ve bilgi diye hafızalarına depoladıklarını...
“Bayar’ın bankalarda 103 milyonu varmış.”
“Bir uçak dolusu altınlarla ve paralarla kaçmak isteyen Menderes...”
Ve adını yüzde 10’a çıkarıp, Paris’te köşkler, apartmanlar aldırdıkları Dışişleri Bakanı Zorlu...
27 Mayıs’ı bu iftiralarla yıllarca bayram ettirenler, bugün hâlâ aynı “tiyatro”yu oynuyorlarsa, burdan, hesabı iyi soramayanlara da bir hesap çıkmaz mı?
“Trilyon davası”nı uyduranların, derdi ne idi?
“İsviçre bankalarındaki mevduat” gerçeğine karşı yazılmış bir intikam senaryosu diyeceğim, inanmak isteyenlere...
1 Numaralarına karşı 1 numara...
Rüşvetlerinin belgelerinin olmadığını mahkeme kayıtlarına aldıranlar, iftiralarına mı belge arayacaklardı?
Muhalefetin “özel yol açma” hareketlerini, demokrasi aşkı diye yorumlamak kolayına gelmişti herkesin. Ama onlar, içlerindeki o yaranın rövanşının peşindeydiler.
Meclis’te bir güçleri olmasına rağmen, hukukçular ve barolarla fikir birliğinde olmalarına rağmen, kartel medyasında deve dişli yandaşları olmasına rağmen, hâlâ “Ayakkabı kutusu” edebiyatından medet umanların, ne oy kaygıları vardır, ne de “adalet”le bir davaları...
1946’da Büyük Doğu’ya kapak olmuş “o mesele”yi dengeleyerek meşrulaştırmaktır tek hedefleri...
Ya başaramamışsak endişeleri ise “mudi”yi bir başka anlatmaya sevk eder ara sıra onları. 15 Kasım 2017’nin Sabah’ında sayın Mehmet Barlas’ın “sapkınlığa alışığız” yazısında olduğu gibi...
“Rahmetli Turan Güneş’in anlattığı olayı hep hatırlarım... 1950 seçimlerine gidilirken Kandıra ’da bir Demokrat Partili, ‘İsmet Paşa asker kaçağıdır’ diye konuşmalar yapıyormuş. Turan Güneş bu kişiye, ‘İsmet İnönü için hem paşa hem asker kaçağı diyorsun olur mu böyle şey’ diye sormuş. Adam da, ‘Ne yapayım, İnönü’yü sevmiyorum. Bunu başka türlü nasıl anlatayım’ diye cevap vermiş.”
Cumhuriyetimizin ilk 27 yılında sürekli iktidar olmuş biri için konuşulacak konu bir askerlik mi olur? Ürettikleri karşı propaganda argümanıdır bu. O 1950 seçimlerinde, Konya Mevlana meydanında da aynı cümlelerin edildiğini, o meydandaki bir Demirkırat köylü anlatmıştı. “Bana asker kaçağı diyorlar. Cephe arkadaşlarımdan aranızda gaziler yok mu?” Ne güzel bir maznunluk örneği...
Hâlâ 2-0 mağluptur bu ülkede “Sol”.
Birincisini çok yazdık. Bugün biraz da ikincisinden yazalım istiyoruz.
“Yeğen Yahya” üzerinden mücadele kolaylığı yaşayanların, Yahya’nın amcasını kendilerine baş yaptıklarında anlaşılmalı ve tartışılmalıydı her şey ama... Bu günlere kaldı.
Teferruatı yaşamakla geçti bu milletin ömrü. Tekrara lüzum yok diyor ve içlerindeki kardeş acısını gün yüzüne çıkarıyoruz. Zira hatırlayın, kardeşleriyle çok andıklarını siyasetçilerimizi... Sebebi yakalayabilirsiniz. Bilinmesi, tartışılması gereken’leri vaktinde ulaştırmayanların, yazmayanların “koruma ve saklama” niyetlerini ifşa etmeyede gelecek sıra.
“Gene bir gün kambur bir beyle süslü bir hanımefendi ve şımarık bir kız geldiler. Hasan Rıza Temelli imiş. İnönü’nün kardeşi. Onlarla da çok ilgilendik. Tedavileri bitti, gittiler. Hesap bile sormadılar. Aradan aylar geçti, bir gün bir tezkere ile hizmetçilerinin tedavisini rica eden bir kart geldi. Hoca buna çok kızdı. Peki olur, dedi. Dişini çektik. Çarşaf gibi bir hesap pusulası ile yolladık. 1200 lira borç çıkarmıştık.
– İstedi, şimdi değil mi çocuklar, dedi. Hidrofil Pamuk Fabrikası hesabına çalışıyor, hizmetçisini de bir başka yere gönderebilirdi.
Parayı getirdiler.”
Dr. Edip Kızıldağlı’nın 1949 yılında yaşadıklarıdır bu. Hoca, üniversitelerden 900 lira maaşlı Prof. Ziya Cemal’dir.
Bugün böyle küçük başladık. Devamını merak ediniz!
Kötünün iyisi olmaz
“Suriyeli mültecilerin önemli bölümünün fazla kilolu ve obezolduğu”nu söylemiş, adını “iyi” duyurmak isteyen politikacılardan Prof. Dr. Ümit Özdağ...
Milliyetçilik duygularını öne çıkararak politika yapmaya çalışan birinin, kendini “iyi” hissettirmek adına, böyle bir yanlışa düşmesini, ki ülkesini kötü ilan etmeye kadar varır ucu, anlamak mümkün değildir.
Medya, bir belediye başkanını kahraman yapmıştı bir zamanlar. Ardına aldığı birkaç kamera ile fırınları, lokantaları basıyordu başkan beyimiz.
Mide bulandırıcı görüntüleri bulmak ve yayınlamak marifet olmuştu.
Hoşumuza gitmeyen Gece Yarısı Ekspreslerinde kullanılmıştı bu olay, dayanak olarak. İstanbul lokantalarından yemek yemeyiniz talimatını verdiklerinde ülkemize gelenlere, biz çok üzülmüştük, o başkan ve onu ünlendiren medyacılar sorgulanmasalar da...
Ümit Özdağ’ın bu demecinin çağrışımı başka olamaz bu ülkenin insanlarının zihninde.
Bize sığınan insanların sağlıklarını hiçe sayarak mı yapıyoruz ikram(!)larımızı?
Misafirini obez ve kilolu yapmakla suçladığı o ev sahiplerinden oy isteyecek bir politikacıya kim, nasıl yakıştıracak böyle bir suçlamayı.
Bir mecburiyeti, bir görevi, bir insan olmak şartını iyilik sananlardan birinin, tahsilat peşinde olmasıdır deyip geçeceğiz, Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın bu demecine. Utanma duygularımız böyle istiyor.
Koyun gelir yata yata
“11 Eylül’ü 2001’i El Kaide yaptı dedi ABD ; biz inandık. Biz 15 Temmuz’u FETÖ yaptı diyoruz, ABD inanmıyor. Ben de 11 Eylül’e inanmam!!!”
Sosyal medyada dolaşırken yakaladım bu twit yazısını. AKP ’nin ünlü kınalı kuzusu Burhan Kuzu Hoca yazmış, dağıtmış.
Hani, FETÖ’cüayıklamalır yapılırken, FETÖ’cü damatları “O hakim bırakmamış, bu hakim bırakmış” savunmasıyla koruma alanına alan ve ünlü hukukcu sıfatıyla tv’lere konuk olan Burhan Kuzu Hoca.
Bu bir itiraftır. Fakat modaya uymuş bir itiraf da ben kayda aldırayım, diyerek yapılmışlar kategorisine sokmayın.
Bu derin bir itiraftır.
11 Eylül 2001 diyor. İlk kandırıldıkları tarihi işaret ederken.
“ABD, El Kaide yaptı dedi; biz inandık.”
Neyin karşılığında inanmıştınız?
İnanmayanlarla farkınız ne oldu, o günlerden sonra?
Ve tekrar sormak istiyoruz: Neyin karşılığında inanmıştınız?
Sayın Başbakan’ımız da “Delil sormadıklarını, kanıt aramadıklarını” ifade ettiğine göre parti arkadaşlarına, “inanmanın ve asker gönderme”nin bir karşılığı, bir teminatı olmalıydı.
“Biz 15 Temmuz’u FETÖ yaptı diyoruz, ABD inanmıyor!”
Yani, bizde 11 Eylül olursa siz inanın, sizde 15 Temmuz olursa biz inanalım gibi bir anlaşma yok.
Hal bu ise, ABD’yi inandıramamanızın bir sebebi de, kandırılmaya uygunluğunuz olmasın.
11 Eylül’de bizim kandırdığımız gibi, 15 Temmuz’da da kandırıldığınızı düşünüyor olmasınlar.
Bizi kandırdılar dedikleriniz, yine bir kısımlarıyla kandırmışlar mıdır acaba?
Dünyaya yaydıkları elemanlarına ve destekcisi Türkiye düşmanı kanallara moral vermek için “Tiyatro” itirafında bulundular, siz itiraz ettiniz!
Ama neden?
Bugün o “Tiyatro”nun devamını, mahkeme salonlarında ve uluslararası ilişkilerde sergiliyorlar!
FETÖ’cülerin bir kısmı, fetöcülerin bir kısmını kullanarak devletimize, milletimize, dirliğimize ve geleceğimize kastettiler.. Mübarek kanlarımızla bir kere daha suladık vatan toprağını..
“Tiyatro”nun içinde “ABD inanmıyor” da vardı. Lakin bunu görmek için insanın “Kuzu”luktan çıkması, biraz büyümesi gerekiyor.
Şimdi kalkıp, pardon oturduğu yerden “Ben de 11 Eylül’e inanmam!” demesi iktidarın derin bir insanının, neye karşılık gelir?
Belki de ABD’ye gözdağı veriyorlardır, böyle.
O bir AKP’nin oğlu’dur
AKP’nin eski Başbakanlarından Ahmet Davutoğlu’nun Marmara Üniversitesinde vereceği konferans iptal edilmiş.
Sevinenlerin yazdıklarından notlar:
Kariyeri var, kitabı var ama lider ruhu, karizması yokmuş.
Etkisizmiş liderliği, engelli imiş.
Dışişleri Bakanlığı bile performans eksikliği ile tanımlanırmış.
Bize Davutoğlu’nu anlatanlara tek bir sözümüz var: Davutoğlu’nu kim Başbakan yapmıştı?
Kariyerine ve kitabına tav olanlar, neden bu kadar ucuzcu olduklarını sorgulasınlar önce.