Gündem

Nur volkanı Bediüzzaman 4

Nur volkanı Bediüzzaman 4

Abone Ol

Bir insanın kendi üstad veya mürşidini başkalarından üstün görmesi elbette çok doğal ve hatta gerekli de ama, bunu faş etmesi fitneye sebep olabileceğinden mahrem tutması daha yeğ olsa gerek. Çünkü her yüzyılın bir değil bir çok abide şahsiyeti vardır. Ve her birinin ardınca akıp giden küme küme bir dünya insan bulunmaktadır.

Hem zaten Üstad da aynısını söylüyor, Afyon Hapishanesi‘nde yazılan mektuplarından birinde, işte:

"Her doğruyu söylemek doğru değildir! Ve hususan (özelikle de bir insanın kendi üstadı hakkındaki) hususî fikrini ve mübalağakarane (abartılmış) medhini izhar (açık) etmek, aleyhimizdekilere bir yardım hükmüne geçebilir. Hem burada en lüzumlu vazifemiz, nurları yazmak ve tashih etmek ve yazdırmaktır. Bunun haricinde böyle hodfuruşâne (övünmeli, cakalı, bencil) yazılar zararlı bir münakaşaya sebep olur. Ben yazılarınızda bazı israf görüyorum. Malda israf olduğu gibi kelâmda dahi israf caiz olmaz, bize zarardır..."

Mahrem sevgiler

Garibüddevran olan Üstad Bediüzzaman‘ın aziz şahsiyetinin ve tebliğ metodunun benzersiz olduğu doğrudur. Çünkü Üstad taa "Rıza Said", "Fakah Said", "Molla Said" ve "Said-i Kürdî"lik "Eski Said"lik dönemleri de dahil, daima, farklı kulvarlarda koşmuş, farklı bulvarlarda konuşmuş "nev‘i şahsına münhasır", kılığı tavırları hareketleri ve üslubu farklı bir insandır.

Halka hizmet ediyorlar

Emektar Gazeteci-Yayıncı Abdullah Işıklar, öğrencilik ve gazetecilik yılarına ait hatıralarını anlatırken, Nur Volkanı Nursi‘yle nasıl tanıştığını şöyle anlattı bize:

- Üniversite yıllarımızda Yeni Sabah gazetesinde çalışıyorum. Hem okuyoruz, hem gazetecilik yapıyoruz. Yıl 1952-54 filan işte.

Arkadaşım Muhsin Cağaloğlu‘nda şimdiki Gazeteciler Cemiyeti‘nin ordan aşağı önünde de, o güne kadar hiç görmediğim, heybetli bir zat ile birlikte geliyorlar! O zatın başında hiç kimseninkine benzemeyen bir serpuş, sarık kavuk var! Üzerinde bir yelek, sırtında heybe ve altında da körüklü efe pantolonu. Onlar da İran Konsolosluğu‘nun oradan yukarı geliyorlar.

Muhsin, kulağıma eğilerek: Yahu Üstad!.. dedi, o zatı göstererek.

Muhsin böyle söyleyince, hemen eline sarıldım Üstad‘ın ben tabii. Elini öptüm.

Muhsin: Üstadım, dedi, Abdullah kardeşimiz Yeni Sabah gazetesinde çalışıyor! dedi, gazeteci!..

Üstad bana önce, üç beş defa: Maşallah masallah!.. Yeni Sabah‘ta çalışıyorsun demek!.. Maşallah!.. Gazetecisin, maşallah çektikten sonra: Gazetecileri ben çok severim! Onlar amme hizmeti yapıyorlar, halka hizmet ediyorlar!.. diyerek bana bir gazetecilik dersi verdi ki, orada, ayak üstünde, birlikte attığımız o on-onbeş adım içerisinde... Ben o tarihte iktisat Fakültesinin Gazetecilik Bölümünde talebeyim. O on-onbeş adım içerisinde Üstad, gazetecilik nedir, gazeteci kimdir, gazetecinin çalışma şekli nasıldır diye bana öyle bir ders verdi ki, fakültede okuduklarımı unuttum, Üstad‘ın söyledikleri hâlâ hatırımdadır!