Aynı yılları bir de Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı‘dan dinleyelim: "Mercan idadisinde talebe iken kendisini sık sık Bayezid‘de görürdüm. Arkasında kendisini koruyan, kollayan muhafızları ve fedaileri vardı. Bu dediğim ikinci Meşrutiyet yılları... Genç, dinç, uzun boylu, gür bıyıklı, yakışıklı bir adamdı. Bediüzzaman diye anılıyordu. Biz o zamanlar henüz çocuk yaşta talebeydik. Kendisi devrin tanınmış uleması ile görüşüyordu. Güzel adamdı, Allah rahmet eylesin."
Nur‘un İlk kapısı
Üstad Bediüzzaman, 1925‘lerde, Şeyh Said isyanından sonra, Doğu Anadolu‘dan Batı Anadolu‘ya, Van‘dan Burdur‘a sürüldüğü zaman, Van yöresindeki aşiretler, onu yolda jandarmaların ellerinden alarak sınır dışına kaçırmayı planlıyorlar. Bunu söyledikleri zaman kendisine:
- Hayır, diyor, gideceğim; artık benim yerim orası!
Nur Volkanı‘nın sönüşü mü bu? Hayır! Nur volkanı oralarda da patlayacak ve "Nur‘un ilk kapısı" orada "inşâ" olunacaktır.
İşte o tarihlerde bir gün, devrin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak geliyor Burdur‘a. Mareşal Çakmak, vilayet binasında. Hükümet Konağında, şehrin asayişi hakkında bilgi alırken zamanın Burdur Valisi, sözü Said-i Nursî‘ye getirerek:
- Efendim, bu zat söz dinlemiyor, Hükümeti tanımıyor, isbat-ı vücuta gelmiyor ve üstelik bir de tutup dini dersler veriyor!.. deyince, Mareşal gayet sakin cevap veriyor:
- Ona ilişmeyiniz, diyor, Bediüzzaman‘dan zarar gelmez! Ona hürmet ediniz!..