Nükleer Uzlaşma Sonrası İlk Ziyaret

Abone Ol

Geçtiğimiz haftanın en önemli uluslararası gündemi hiç şüphe yok ki İran ın Batı yla varmış olduğu nükleer müzakerelerdeki uzlaşmaydı. Hemen baştan söyleyelim orta ve uzun vadede uzlaşma öncesi gerilime dönme potansiyeli her zaman mevcut olacakken, kısa vadede uzlaşmanın sadece bölgesel düzeyde değil küresel anlamda da bir game-changer rolü görebileceğini düşünenlerdenim. Hatta Pakistanlı bir araştırmacı dostumun söylediği, Suudi Arabistan ın Yemen de kaslarını gösterme anıyla Batı nın İran la varmış olduğu nükleer uzlaşmanın aynı ana denk gelmesinin tesadüf olmadığını da düşünmeye başlamadım değil.

Sonuçta İran uzun yıllardır sürdürdüğü müzakrelerin sonunda rejimin normalde kabul edemeyeceği şartlarda ödün verirken, yine normalde almayı hiç ummadığı ödünleri de P5+1 den alıverdi. Ben normal şartlarda Batı ile İran arasındaki ilişkilerin sürdürülebilirliğinin hiç tartışılmamasını büyük eksiklik olarak görüyorum. Çünkü başta İsrail ve gümbür gümbür gelen Amerikan muhafazakârlarının uzlaşmayla ilgili düşüncelerini tamamen etkisiz görmek ortaya konulacak öngörüler için yanılma payını arttırabilir. Ancak bugüne kadar başta Ortadoğu da izlemiş olduğu politikaları en çok eleştiren biri olarak nükleer uzlaşma sonrası İran ın dışlanmaya devam etmesine de karşıyım. Bunu kurulan yeni dengelerde oyunun içerisinde yer alabilme adına gerekli görüyorum. İran ın bölgedeki jeopolitik yayılışıyla alakalı bir hafta boyunca önemli tartışmalarda bulunuldu. Ancak ben İran ın sanıldığından daha büyük bir oyunun içerisine girdiğini düşünüyorum. Bu oyun öyle bir oyun ki ya İran ı arzu ettiği eski Sasani dönemlerine taşıyacak ya da iç ve dış politika açısından dibe vurduracak bir kumara karşılık geliyor. Yine bu oyun öyle bir oyun ki Batı Asya dan başlayıp Uzak Doğu nun en ücra köşelerine kadar büyüyen mücadele haritasında döşenen her bir taşın büyük bir önem arz ettiği oyuna ismini veriyor.

Oyunun ABD için anlamı çok büyük ve başta Çin olmak üzere Doğu daki rakiplerini çevreleme politikasıyla yakından alakalı. Bunun içindir ki ABD uzun zamandır Hindistan dan Pakistan a Afganistan dan İran a tüm bölgeyi eski çatışmalı problemlerinden arındırarak yeni bir karaktere oturtmak istiyor. Yine bunun içindir ki nükleer müzakerelerin başarıyla sonuçlanması, Ortadoğu daki ülkelerden çok başta Afganistan olmak üzere Güney Asya nın diğer ülkelerince de büyük bir uyanıklıkla karşılandı. Normal şartlarda zaten nükleer güce sahip olan Hindistan ve Pakistan içerisinde bulundukları benzer nükleer müzakereler sürecinde İran'a geçilen kıyağın neden kendilerine geçilmediği üzerinden büyük bir itiraz dalgası ortaya çıkarabilirlerdi. Ancak uzlaşma sonrası elde edilebilecek kazanımlar onları uzlaşma sonrası işbirliği noktalarına daha fazla kafa yormaya itti ve bu yönde çok sayıda tartışma yürütüldü. Türkiye ise bu oyunun farkında mıdır bilemiyorum. Ancak Erdoğan ın ziyaretinin tam da bu noktada önemli olabileceğini düşünüyorum. Çünkü İran yeni büyük oyunun önemli bir geçiş noktası.

Geçtiğimiz hafta Pakistan Başbakanı Navaz Şerif i ağırlayan Ankara, İran ın iki önemli stratejik komşusu olarak Pakistan la birlikte Tahran ı işbirliği yapma noktasında ikna edebilme kapasitesine sahip görünüyor. Ancak Erdoğan ın Tahran ziyareti sadece Yemen i içerecekse burada kaybederek çıkan yine Türkiye olacaktır. Türkiye geçtiğimiz dönemlerde arabulucu statüsünde bölgedeki pek çok meselede söz sahibi olmuştu. Ancak bölge kan gölü haline döndükten sonra bu rolünü unuttu ve kaybetti. Ankara hiçbir çatışmaya dâhil olmayarak belki rasyonel olanı tercih etti, ancak bundan sonra İslam dünyasını bir araya getiren aktör pozisyonuna girişmeli. Yoksa bu boşluğu da hiç ummadığımız bir aktör gelir ve doldurur.