Marmara Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Sosyoloji Bölümü Nüfus ve Sosyal Politikalar Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Mehmet Fatih Aysan, Raporun Sonuç ve Değerlendirme bölümünde şu tespitlere yer verdi;
“TÜİK verileri ışığında ele alınan on bir farklı alana ait analizler değerlendirildiğinde, sosyolojik olarak bir geçiş döneminin tam ortasında bulunduğumuz söylenebilir. Söz konusu geçiş, salt iktisadi ya da kurumsal nitelikte olmayıp esas itibarıyla nüfusun ve onunla birlikte toplumsal yaşama biçiminin köklü bir dönüşüm geçirdiği daha kapsamlı bir süreçtir. Cumhuriyet tarihinin en düşük nüfus artış hızına ulaşılmış olması, toplam doğurganlık hızının yenilenme düzeyinin belirgin biçimde altına gerilemesi yalnızca demografik göstergelerin değil; eğitim, istihdam, refah, sağlık, çevre ve kültür gibi alanlardaki ihtiyaçların da hızla yeniden şekillendiğini ortaya koymaktadır.
Türkiye, bir taraftan demografik fırsat penceresinin son evresini yaşarken diğer taraftan yaşlanan bir nüfusun ihtiyacı olan yepyeni bir politika gündemiyle yüzleşmek durumundadır.
HANEHALKI BÜYÜKLÜĞÜ 5,0’DAN 3,1’E GERİLEDİ!
Raporun tek tek bölümlerinde belirginleşen eğilimler, ilk bakışta birbirinden bağımsız görünseler de aslında ortak bir sonuca bağlanmaktadır. Ortalama hanehalkı büyüklüğünün 1990’da 5,0 düzeyinden 2025’te 3,1’e gerilemesi, eşler ve çocuklardan oluşan çekirdek aile oranının 2016’dan bu yana yaklaşık altı puan azalması, tek kişilik hanelerin %20 seviyelerine yükselmesi ve evlenme hızının düşerken boşanmış nüfusun on beş yıl içinde iki katından fazla artması, hane düzeyinde yaşanan bu çözülmenin yalnızca bir aile sosyolojisi meselesi olarak okunamayacağını göstermektedir. Aksine, daha küçük ve daha kırılgan hanelerden oluşan bir toplum; bakım yükünün, konut talebinin, sosyal güvenlik ihtiyacının ve gündelik tüketim örüntüsünün de farklılaştığı bir toplumdur. Aynı eksende, ortalama anne yaşının yükselmesi ve yükseköğretim mezunu kadınlarda doğurganlığın 1,2 çocuk düzeyine inmesi, kadınların eğitim ve çalışma yaşamındaki güçlenen konumunun aile kurma örüntülerini de yeniden tanımladığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte kırda ve kentte doğurganlığın hızla düşmesi bu meselenin sadece eğitimli ya da şehirli grupların sorunu olmadığını göstermektedir.
YAŞLI KADINLARDA DUL KALMA, YALNIZ YAŞAMA VE YOKSULLUK RİSKLERİ…
Söz konusu dönüşümün belki de en kritik boyutu, toplumun hızla yaşlandığı dönemde ihtiyaç hiyerarşisinin de değişmesidir. Doğuşta beklenen yaşam süresinin uzaması ile sağlıklı yaşam beklentisi arasındaki fark, hipertansiyon, diyabet ve diğer kronik hastalıkların görülme sıklığındaki artış sağlık sisteminin önümüzdeki dönemde yalnızca tedavi edici hizmetler değil, koruyucu ve uzun dönemli bakım hizmetleri açısından da yeniden yapılandırılması gerektiğine işaret etmektedir. Yaşlı kadınlarda dul kalma, yalnız yaşama ve yoksulluk risklerinin daha belirgin hale gelmesi, yalnız yaşayan yaşlılarda depresyon ve sosyal izolasyonun artması ile dijital okuryazarlık düzeyi düşük yaşlıların yeni bir eşitsizlik kategorisine eklemlenmesi, yaşlanan toplumun refahını önceliklendirmenin, yalnızca emeklilik geliri ya da hastane kapasitesi olmadığını; aynı zamanda nesillerarası ilişkilerin, dijital katılımın ve gündelik yaşamın yeniden tasarlanması olduğunu göstermektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, yaşlanma; sosyal politikanın bir alt başlığı olmaktan çıkmış, kentten kıra, bakım hizmetinden konut tasarımına, ulaşımdan kültürel katılıma uzanan bütüncül bir kamu politikası ekseni haline gelmiştir
20-34 YAŞ GRUBUNDAKİ NİTELİKLİ NÜFUSUN YURT DIŞINA YÖNELMESİ…
Doğurganlığın artırılması elbette önemli bir politik hedefi olarak kalmaya devam etmektedir; ancak Türkiye’nin mevcut koşullarında doğurganlığı belirleyen değişkenler büyük ölçüde yapısaldır. Konut maliyetlerinin yüksekliği, kira artışlarının hane bütçesi üzerindeki baskısı, kadın istihdamı ile bakım hizmetleri arasındaki uyumsuzluk, eğitim süresinin uzaması ve gençlerin işgücü piyasasına geç ve güvencesiz biçimlerde katılması ile bireyselleşme ve kültürel dönüşümler doğurganlık tercihlerini doğrudan biçimleyen ekonomik ve sosyal dinamiklerdir. Daha da önemlisi, raporun göç bölümünde ortaya konduğu üzere 20-34 yaş grubundaki nitelikli nüfusun yurt dışına yönelmesi, ülke düzeyinde net göç veren bir profile geçilmesi ve gençlerin yaşam kalitesi ve aidiyet eksenli motivasyonlarla yer değiştirmesi mevcut genç nüfusun Türkiye’ye katkı sunmasını sağlayan politikalara da öncelik verilmesi gerektiğini göstermektedir. Dolayısıyla nüfus politikası, doğum sonrası destekler ile sınırlı bir araç setinin ötesinde özellikle gençler için anlamlı bir gelecek perspektifi sunan ekonomik, kurumsal ve kültürel bir bütünlüğe oturtulmak zorundadır.
Toplumun değişen ihtiyaçlarını gözeten böyle bir politika bütünlüğünün, en az nüfus dinamiği kadar belirleyici dört eksen üzerinden inşa edilmesi gerekmektedir. Bunlardan ilki, çevresel sürdürülebilirlik alanıdır. Sera gazı emisyonlarının 1990’dan 2024’e yaklaşık 2,5 katına çıkması, gelir başına karbon yoğunluğunun AB ortalamasının iki katı seviyesinde seyretmesi ve temin edilen suyun büyük bölümünün termik santrallerde kullanılması, çevre meselesinin yalnızca ekolojik bir gündem değil; doğrudan kamu sağlığını, gıda güvenliğini ve mekansal eşitsizlikleri ilgilendiren bir refah meselesi olduğunu kanıtlamaktadır. Yaşlanan bir toplumda iklim risklerinin getirdiği sağlık baskısı orantısız biçimde artmakta; sıcak hava dalgaları, hava kirliliği ve içme suyu güvenliği gibi konular özellikle yaşlı bireyler için belirleyici hale gelmektedir. Bu nedenle çevre politikaları, demografik dönüşümün getirdiği kırılganlıkları telafi edici ve gelecek neslin ihtiyaçlarını dikkate alan bir refah politikası olarak yeniden kurgulanmalıdır.
İkinci eksen, teknolojik gelişimdir. Yapay zeka teknolojilerini kullanan girişimlerin oranının 2021’deki %2,7’den 2025’te %7,5’e yükselmesi olumlu bir başlangıçtır; ancak imalat sanayi ihracatında yüksek teknoloji ürünlerinin payının OECD’de ortalama %20 iken ülkemizde %3,8 düzeyinde kalması, teknolojik gelişmelerde Türkiye’nin yapacak daha çok işi olduğunu göstermektedir. Yaşlanan bir toplumda büyümenin sürdürülebilirliği, giderek daralan üretken yaş grubunun verimliliğine bağlı olacaktır; bu da otomasyon, dijitalleşme ve yapay zeka uygulamalarının üretim süreçlerine entegrasyonunu zorunlu kılmaktadır. Aynı şekilde, sağlık ve bakım hizmetlerinde dijital izlem teknolojileri, uzaktan tıp uygulamaları ve veri tabanlı hizmet sunumu, kapsama alanını daraltmadan maliyetleri kontrol altında tutabilmenin temel araçlarına dönüşmektedir.
BÜYÜMENİN DAĞILIM KANALLARININ DARALIYOR
Üçüncü eksen, ekonomik yapının kendisidir. Türkiye’nin 2025 itibarıyla 22 çeyreklik kesintisiz büyüme süreci ve kişi başına düşen gelirin 18.000 dolar seviyesine yükselmesi olumlu bir tablo sunmaktadır; ancak enflasyonun konut kalemindeki %49,5 gibi yüksek seyri, dış ticaret açığının 92 milyar dolara çıkması, sanayi büyümesinin %2,9 ile sınırlı kalması ve gelir dağılımı paylarının yapısal olarak korunması, büyümenin demografik dönüşüme eşlik edecek bir refah üretemediğini göstermektedir. Refah göstergeleri açısından bakıldığında, 2025 yılında nominal olarak güçlü bir gelir artışı yaşanmasına karşın en alt %20’nin gelir payının %6,4, en üst %20’nin payının ise %48 düzeyinde kalması büyümenin dağılım kanallarının daraldığına işaret etmektedir. Bölgeler arasında en üst %20 ile en alt %20 arasındaki gelir oranının yaklaşık 5 ila 8,5 kat aralığında değişiyor olması, eşitsizliğin yalnızca oran üzerinden değil aynı zamanda mutlak gelir farkları üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Yaşlanan bir toplumda devletin sosyal harcama yükü mütemadiyen artarken üretken nüfusun göreli olarak azalması, mali sürdürülebilirliği büyük bir sınamayla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu nedenle ekonomik politika tasarımı, yalnızca konjonktürel istikrarı değil; aynı zamanda katma değerli üretime geçişi, bölgesel kalkınma asimetrilerini ve istihdamın kalitesini öncelemek zorundadır. Çalışma hayatı verilerinin ortaya koyduğu üzere kayıt dışı istihdamın yaklaşık %25 düzeyinde seyretmesi ve cinsiyetler arasındaki istihdam farkının yaklaşık 34 puana ulaşması, üretken nüfusun büyük bir bölümünün halen güvencesiz biçimlerde ya da işgücü piyasasının dışında kaldığını göstermektedir. Demografik fırsat penceresi kapanmadan önce kişi başına gelirin yüksek gelirli ülkeler kategorisine taşınamaması, toplumun zenginleşmeden yaşlanma riskiyle yüzleşmesi sonucunu doğuracak; sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliği üretken kuşağın hem sayısal hem niteliksel olarak güçlendirilmesine bağlı kalacaktır.
EĞİTİMDE EŞİTSİZLİK ARTIYOR!
Dördüncü eksen ise kurumsal reformlardır. Hukuk bölümünde belgelenen ceza yargılamasındaki dosya sayısının on yılda yaklaşık %50 artması, kira uyuşmazlıklarındaki patlama, makul sürede yargılanma ihlalleri ve yargı kapasitesinin sürdürülebilirliğine ilişkin kaygılar; eğitim bölümünde gözlenen iller arası kutuplaşma ve nicelikten niteliğe geçiş zorunluluğu; çalışma hayatında %25 düzeyinde seyreden kayıt dışı istihdam ile cinsiyetler arasındaki yaklaşık 34 puanlık istihdam farkı; kültür alanındaki yönetişim eksikliği bir arada düşünüldüğünde, kurumsal reformun teknik bir iyileştirme meselesi olmadığı, doğrudan toplumun değişen ihtiyaçlarına yanıt verebilme kapasitesinin omurgasını oluşturduğu anlaşılmaktadır. Eğitimde 25-29 yaş grubunda yükseköğretim mezunu oranının %45,9’a yükselmiş olması güçlü bir beşerî sermaye birikimine işaret etse de eğitim sistemi özel okullara olan yönelimin getirdiği eşitsizlik tartışmalarıyla birlikte değerlendirilmelidir. Kentleşme oranının %93’ü aşmasıyla Türkiye’nin bütünüyle kentsel bir topluma dönüşmesi, barınma ve altyapı meselelerini kamu politikasının merkezine yerleştirmiş; iç göçün metropoller arası hareketliliğe ve afet kaynaklı zorunlu yer değiştirmelere evrilmesi, kentsel hizmet planlamasını yaş gruplarının özgün ihtiyaçlarına duyarlı bir esnekliğe taşımayı zorunlu kılmıştır.
KİRA YÜKÜ YAŞLILARIN GELİR KIRILGANLIĞINI DERİNLEŞTİRMEKTE!
“Bu dört ekseni nüfus dinamikleriyle birlikte ele aldığımızda, Türkiye’nin önümüzdeki on-on beş yılda karşı karşıya kalacağı meydan okumalar daha açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Söz konusu sınav, demografik fırsat penceresinin kapanmasından önce ekonomik ve kurumsal dönüşümü tamamlayabilmek; yaşlanan nüfusun refahını koruyacak bakım, sağlık ve sosyal güvenlik altyapısını kurabilmek; çevresel kırılganlıkları sosyal politikayla bütünleşik biçimde yönetebilmek; ve teknolojik dönüşümü kapsayıcı bir refah aracı olarak konumlandırabilmektir. Tüm bu süreçler birbirinden ayrı ele alınamayacak kadar iç içe geçmiş; bir alandaki gecikme diğerlerinde maliyetleri büyüten bir bileşik etki üretmektedir. Örneğin yetersiz konut politikası yalnızca barınma sorununu artırmamakta, gençlerin evlilik ve çocuk sahibi olma kararlarını ertelemekte, dolayısıyla doğurganlığı düşürmektedir; aynı zamanda kira yükü dolayısıyla yaşlıların gelir kırılganlığını derinleştirmekte ve bölgeler arası göçü besleyerek kentsel altyapı baskısını artırmaktadır.”
EN KRİTİK MESAJ, TÜRKİYE’NİN NÜFUS YAPISI
Sonuç itibarıyla, raporun bütününden çıkan en kritik mesaj, Türkiye’nin nüfus yapısı ile birlikte toplumsal yaşamın hızla değişmekte olduğu ve bu değişimin yalnızca tek bir politika alanında değil, kamu politikasının tamamında yeni bir kavramsal çerçeveyi gerektirdiğidir. Doğurganlığı artırmaya yönelik teşvikler bu çerçevenin önemli bir bileşeni olarak kalmaya devam edecektir; ancak demografik dönüşümün ulaştığı evrede asıl mesele, yalnızca yeni doğumlar değil, halihazırda yaşamakta olan toplumun değişen ihtiyaçlarına ne ölçüde yanıt verilebildiğidir. Yaşlanan bir toplumun refahını önceliklendiren; çevresel kırılganlıkları sosyal kazanıma çeviren; teknolojik dönüşümü erişim eşitsizliğini büyütmeden hayata geçiren; ekonomik büyümeyi katma değer ve istihdam kalitesi üzerinden dönüştüren ve tüm bunları kanıta dayalı, koordineli bir kurumsal mimaride birleştiren bir politika bütünü, önümüzdeki dönemin temel zorunluluğudur. Türkiye’nin demografik fırsat penceresinden çıkıp yaşlanan toplum dönemine geçişi, eğer doğru politika tercihleri bu çerçevede oluşturulabilirse, bir risk olduğu kadar refah üretiminin yeniden tanımlanacağı bir fırsat olarak da değerlendirilebilir.”