Gündem

Nisan 1 şakası mı, hile günü mü

Nisan 1 şakası mı, hile günü mü?

Abone Ol

Bugün 1 Nisan... Biliyorsunuz ilginç şakaların yapıldığı gündür bugün.

Aslında 1 Nisan şakasının "kanlı bir hile günü" olduğunu söylesek inanır mısınız?

Hem bu günün öyle gülünecek bir yanı olmadığını, ama Hıristiyanlar arasında "Hile Günü" olarak kutlandığını söyleyebiliriz.

Nasıl mı? Anlatalım:

15. yüzyılın sonları... Haçlı ordusu Endülüs Müslümanlarının son kalesini kuşatır. Uzun süren bu kuşatma olmasına rağmen, kış aylarının da çetin geçmesiyle kale korunabilmektedir. Durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik hileler düşünmektedir.

En sonunda öyle bir hile bulur ki, Müslümanları ancak bu şekilde alt edeceğine inanır. 31 Mart gecesi Kalenin önüne giderek bir elinde Kur‘an bir elinde İncil şöyle seslenir:

"Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım" der.

Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler.

Ancak... Ertesi sabah, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı ordusu komutanı bütün Müslümanların öldürülmesi için emir verir.

Bunun üzerine Müslümanlar, "Yemin etmiştiniz, bize söz vermiştiniz" dediklerinde Haçlı ordusu komutanı, "Benim sözüm size dün akşam içindi, bu gün için size bir sözüm yoktur" diye cevap verir ve bütün Müslümanları oracıkta şehit ederler.

İşte o gün bu gündür 1 Nisan, Hıristiyanlar arasında "Hile Günü" olarak kutlanmaktadır.

Ne yazık ki, yakın tarihten günümüze kadar toplumumuzda bilinçsizce, içinde binlerce Müslümanın katliam günü olan 1 Nisan‘lar, bir şaka günü olarak kutlanmaktadır.

(Düşünce Dünyası)

Nasıl zengin oldum

Bizim Ufuk, fakirdir. Aslında zengin çocuğu, cepleri de para dolu, ama akıldan yana fakirdir. Derin düşünmeyi sevmez, düşünmediği için de hep yanlış yapar.

Dün saksıya çiçek dikiyorduk.

"İnsanlar topraktan yaratılsaydı yağmurda çamur olurdu," dedi.

Üstelik de güldü.

Ben ise üzüldüm.

"Şu diktiğimiz çiçek fidesi çamura benziyor mu?" diye sordum.

"Benzemiyor."

"Canlı mı?"

"Canlı."

"Allah topraktan çiçek yapabiliyor da, niye insanı yaratamasın?"

"İnsan başka," dedi, "Midesi var, kalbi var, ciğerleri var, beyni var."

"Evet, ama beynini pek kullanmıyorsun. Kalbine çalışmasını sen mi emrediyorsun, mideni sen mi çalıştırıyorsun, ciğerlerini sen mi kullanıyorsun, kalbini sen mi çarptırıyorsun?"

"Elbette ki, hayır, onlar kendi kendilerin görevlerini yapıyorlar."

"Öyleyse organların senden daha akıllı. Çünkü sen görevlerini unutuyorsun, ama onlar unutmuyor. Unutsalar ya ölürsün veya hastalanırsın."

"Allah korusun."

Onu kendi hatasından yakaladım:

"İşte!.." dedim. "Korktuğun yerde Allah‘a sığınıyorsun. Öyleyse emirlerini de yerine getirmeye çalış, saçma sapan konuşma."

Kabul etti çok şükür. Ve ne dedi biliyor musunuz?

"Ben para zenginiyim, ama sen fikir zenginisin" dedi. "Fikir zengini, para zengininden daha kıymetlidir."

Doğru. Parayla çikolata satın almak mümkündür. Ama çikolatayı icat etmek için bir hayli düşünüp araştırmak gerekiyor.

(Bir Kıssa Bin Hisse)

Dilenci kılığında bir padişah

Bir gün Sultan Dördüncü Murad‘a gelip, subaşılardan (polis) birinin halktan rüşvet aldığını bildirdiler.

Padişah hemen bir müfettiş görevlendirdi ve şikayeti araştırmasını emretti. Müfettiş tam bir ay adamı takip ettiği halde suçüstü yakalayamadı. Gidip durumu Padişah‘a arzetti.

"Padişahım, zannedersem halk yanılıyor, şikayet edilen subaşının rüşvet aldığına dair bir işarete rastlamadım."

Padişah kaşlarını çattı:

"Benim halkım yanılmaz," dedi. "Ama sende feraset yoktur."

"Feraset ne ola ki Padişahım?"

"Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, ‘Mü‘minin ferasetinden sakının. Çünkü o Allah‘ın nuruyla bakar.‘ Feraset üstün zeka, üstün kabiliyettir, anlayıştır. Hadi git."

Müfettişi gönderdikten sonra rüşvet aldığı iddia edilen subaşını huzuruna çağırttı. Ona bir kese uzattı.

"Bunu al, sabah namazında Ayasofya Camiine git, top kandilinin altında seni bekleyen fakire ver."

Adam keseyi aldı, kuşağının arasına koydu ve izin isteyip Padişahın huzurundan ayrıldı.

Ve sabah namazında Ayasofya Camii‘ne gitti... Padişahın söylediği yerde kendisini bekleyen dilenci kılıklı adama keseyi uzattı:

"Padişahımın ihsanıdır, buyur al."

Adam keseyi aldı.

"Allah Padişahımıza ve devletimize zeval vermesin" diye dua ederek koynuna attı.

Subaşı gittikten sonra keseyi koynundan çıkarıp saydı. Yalnızca beş altın vardı.

Ertesi gün öğle üzeri halk rüşvetçi subaşının Padişah tarafından yakalanıp cezalandırıldığı haberiyle bayram ediyordu. Bir beladan kurtulmuşlardı.

Müfettiş işi merak etti. Kendisi bir ay peşinde dolaştığı halde adamı yakalayamamıştı da, Padişah bir gece içinde bunu nasıl başarmıştı?

Huzuruna çıkıp sorunca Padişah:

"Feraset dediğin budur işte" dedi. "Adama verdiğim kesede elli altın vardı. Ama camide bekleyen fakire sadece beş altın verdi. Demek kırk beş altını kendi cebine attı. Böylece haram yediği anlaşıldı."

"Padişahım kesede beş altın olduğunu nereden bildiniz?"

Dördüncü Murad güldü:

"Camideki dilenci bendim. Bir suçluyu yakalamak için yapmayacağım şey yoktur. Çünkü ben Allah‘tan korkarım."

Müfettiş, Padişahın ellerini minnetle öptükten sonra:

"Ferasetin ne olduğunu şimdi anladım" diye mırıldandı.

(Tarih Dede Yazıyor)

Hazreti Ömer‘in Adalet anlayışı

Müslümanların halifesi Hazreti Ömer, baş kumandanı Ebu Ubeyde‘ye şu emri verdi:

"Şam‘ı fethettikten sonra, İbrahim Peygamberin şehri Urfa‘ya yürü! Orasını Hıristiyanlara bırakmak istemiyorum."

Başkumandan Ebu Ubeyde emri alır almaz İyad‘ı vazifelendirdi.

"Hemen Urfa üzerine git! Şehri kuşat ve teslim oluncaya kadar savaş!"

İyad, askerlerini hemen alarak Urfa üstüne yürüdü. İslam ordusu günlerce yürüdü ve bir gece yarısında Urfa‘yı kuşattı.

Ancak sabahleyin kuşatmayı fark eden Hıristiyanlar kale kapılarını açmadılar. Şehri korumakla görevli Bizanslı askerler kale burçlarından Müslümanlara ok yağdırmaya başladı.

Günler geçti. Bizans ordusunun cesareti kırıldı. Bir gece, karanlıktan faydalanıp kalenin dağlara açılan arka kapısından kaçtılar.

Korumakla görevli oldukları halkı terk ettiler.

Birkaç gün daha direnen halk, nihayet teslim kararını verdi. Bir elçi gönderip aman dilediler.

"Biz mağlup Hıristiyanlar, siz Müslüman galiplere altı yüz altın vergi vereceğiz. Bunu kesim olarak kabul ediyoruz."

Kumandan İyad teklifi Halife Hazret-i Ömer‘e bildirdi ve gelecek emri beklemeye başladı. Nihayet cevap geldi. Halife Ömer‘in cevabı göz yaşartacak gibiydi:

"Urfa arazisi kuraktır. Halkı fakirdir. Altıyüz altın vergi veremezler. Onlar bu kadar çok vergiyi korktukları için vermek istemişlerdir. Sen şefkatli davran, altı yüz değil de üçyüz altına razı ol, anlaşmayı üçyüz altın üzerinden yap. Fakir, fukara perişan olmasın."

Bu emir üzerine İslam odlusunun kumandanı İyad, mağlup milletin altıyüz altınlık vergisini yarıya indirdi, üçyüz altına anlaşma yaptı, gönüllerini de fethetti.

Sevgili çocuklar, tarihçiler der ki:

"İlk defa galip bir ordu, mağlup milletin lehine hareket etmiş, onları korumuş, tekliflerini yarıya indirmiştir. Bu, Müslümanların insani anlayışına merhamet ve şefkatine tarihi bir delildir."

(Bu Gün Ne Dua Edelim)

Ey Allah‘ım!

Seçilmiş Muhammed‘e ve onun bütün âline yeryüzünün bitkileri ve esen rüzgarları sayısınca salat eyle!

Ona yer ve göğü dolduracak kadar ve parıldayan şimşeklerle birlikte bulutlardan akan sağanaklar gibi salat eyle!

(Mini Test)

İnci Karaman

1.         Zamanında kılınamayan namazları daha sonra kılmaya ne namazı denir?

a)         Öğle namazı

b)         Kaza namazı

c)         Teheccüd namazı

2.         Bir günde kaç vakit namaz vardır?

a)         12

b)         24

c)         5

3.         Öğle namazında kaç rekât sünnet vardır?

a)         6

b)         8

c)         4

4.         Müslüman olmayan biri "Eşhed-ü en la ilahe illallah ve eşhed-ü enne muhammeden abduhü ve resulüh" kelime-i tevhidi okursa ne olur?

a)         Müslüman olur

b)         İslam dinine yakın olur

c)         Hiçbir şey olmaz.

5.         Cemaatle namaz kılarken, imama birinci rek‘atta ayakta yetişmiş olsak ne yaparız?

a)         İmamdan sonra ilave rekatla namazımızı tamamlarız

b)         İmamla birlikte namazı tamamlar selamımızı veririz

c)         İmamın namazı bittikten sonra sehiv secdesi yaparız.

Çözümü: 1.b, 2.5, 3.a, 4.a, 5.b.

(Hoca Nasreddin‘in Biri Bir Gün)

Hesap meselesi

Nasreddin Hoca‘nın eli darda olduğu sıralarda mahalle bakkalına elli üç akçe borcu birikmiş. Ödeme tarihi gelmemiş olmasına rağmen, sabırsız bir adam olan bakkal, Hoca‘yı her gördüğü yerde parasını istermiş.

Yine bir gün Hoca, birkaç arkadaşıyla bir dükkan önünde oturup konuşurken, bakkal ortaya çıkıvermiş. Karşıdan el, kol işaretiyle parasını istemeye başlamış.

Hoca, önce başını sallayarak "La Havle" çekmiş. Fakat adam, Hoca‘nın karşısından bir türlü ayrılmayarak, "Ben sana gösteririm" gibilerden tehdit hareketleri yapmaya başlamış.

Artık hocanın sabrı tükenmeye başlamış.

"Gel ahbap" diyerek bakkalı yanına çağırmış ve ona sormuş:

"Benim sana ne kadar borcum var?"

"Elli üç akça."

"Pekala, hemen alacağını ödeyeceğim. Yarın gel, yirmi sekiz akçasını vereyim. Öbür günü gel, yirmi akça daha vereyim. Geriye ne kalır?"

"Beş akça hoca efendi!"

Hoca başlamış adama bağırmaya:

"A utanmaz adam, beş akça için çarşıda, pazarda, el alemin içinde rezalet çıkarmaya sıkılmıyor musun? Yaptığın terbiyesizlik beş akçaya değer mi, ayıp değil mi?"

(Masal)

Bir çivinin kazandırdıkları

İnci Karaman.

Çok eskiden fakir bir köylü varmış. Çocukken büyüklerinden tutumlu olmasını öğütleyen birçok atasözü ve masal dinlemişti.

İkide bir büyükleri ona "Sakla samanı gelir zamanı" derlerdi. Hele büyükbabasının "Bir çivi bir nal, bir nal bir at, bir at ise bir ordu kurtarır" sözü hiç aklından çıkmazdı.

O yıl kış çok sert geçmişti. İlkbahar geldiğinde kıyıda köşede ne yiyecek ne de yakacak kalmıştı.

Ekmek parası kazanmak için çalışmak gerekiyordu. Fakir köylü çalışmak için erken kalkmıştı. Kasabanın yolunu tuttu.

Giderken bir atlıya rastladı. Adamın üstünden başından çok zengin olduğu anlaşılıyordu. Atının eğeri bile göz kamaştırıyordu. Bir rüzgar gibi hızla yanından geçti. Atının nallarından şimşekler çıkıyordu. Gittiği yere bir an önce ulaşmak istediği belliydi. Arkasından baka kalan köyle yere parlak bir şeyin düştüğünü gördü. Hemen eğilip aldı. Baktı ki, bir nal çivisi. Derhal ellerini ağzına koyup olanca gücüyle bağırdı.

"Beyim dur biraz, atın çivisi düştü."

Adam umursamaz bir tavırla:

"Aman boşver, senin olsun" diyerek tozu dumana katarak uzaklaştı. İçinden de "Bu dünyada ne aptal insanlar var. Bir çivi için adamı yolundan alıkoymaya çalışırlar. Hiç böyle bir çivinin lafı mı olurmuş. Konağa ulaşınca bir değil, on tane çaktırırım" diyormuş.

Atlı atını mahmuzlayarak büsbütün hızlanmış. Kestirme yolu tutarsa konaktakilerin umduğundan da çabuk orada olacağını düşünerek atını yamaca doğru sürmüş.

Bizim köyle ise büyükbabasını öğüdünü tutup çiviyi güzelce cebine yerleştirmiş. Biraz gittikten sonra devrilmiş bir arabayla karşılaşmış. Tekerleklerden biri çıkmış, araba az öteye yuvarlanmıştı. Arabacı onu görünce yanına yaklaştı:

"Kardeş yardım et de şunu yapalım. Buranın yabancısıyım. Hava kararmadan kasabada olmam gerekiyor. Hem bana yardım edersen emeğin karşılığını fazlasıyla veririm" demiş.

Köylü devrilen arabayı incelemiş. Her tarafı sapasağlamdı. Yalnız yol çok bozuk olduğundan tekerleğin dingilindeki çivi düşmüştü.

Arabacı:

"Bana bir çivi bulsan, her iş yoluna girecek Bazen demir altından çok daha değerli oluyor. Şimdi bir çiviye seve seve iki altın verirdim" demiş.

Köylü, yolda bulduğu çiviyi cebinden çıkarıp arabacıya uzatmış. Beraberce tekerleği yerine yerleştirip çiviyi birlikte takmışlar. Tekrar çıkmasın diye de üstüne bir taşla vurmuşlar. Arabacı köylüyü de yanına aldı, kasabanın yolunu tutmuşlar.

Köylü ara sıra elini cebine götürüm altınlarını okşarken "Bu işte bir hayır var" diyerek bir çiviyle bu kadar parayı nasıl kazandığına şaşmaktan kendine alamıyordu. Ama köylüyü asıl sevindiren altınlardan çok, birine yardım edip onu zor durumdan kurtarmış olmasıydı.

Peki diğer atlı ne olmuş? Böbürlenen atlının yavaş yavaş hızı kesilmiş. Çünkü çivi çıktıktan sonra nal gevşemiş sonra da taşlara çarpa çarpa yere düşmüştü. At aksamaya başlayınca inip yayan yürümek zorunda kalmıştı. O önde hayvan arkada epeyce yol almışlar. Sekiz on evli bir köye geldiklerinde hemen bir nalbant , bu işi görecek bir demirci bile aramış ama bulamamış. Bütün araştırmalarından sonra bula bula bir demirle bir masa ele geçirebilmiş.

İyi kötü bunlarla atını nallattı. Ama gel gelelim çivi bulamamış... Aksayan atın yularından tutup çaresiz tekrar yola koyulmuş. Önündeki ormanı geçtikten sonra konağa hayli yaklaşmış olacaktı, ama o devirde böyle ıssız yerlerde dolaşmak çok tehlikeliydi. Birden bire etrafını eşkiyalar çevirmiş, üstünde başında ne varsa soyup soğana çevirmişler ve ağaca bağlayıp kaçmışlar.

Köylü ise kasabaya varır varmaz evine tam bir aylık yiyecek almıştı. Evine böyle eli kolu dolu olarak döneceği için sevincinden kabına sığmıyormuş.

Ama öğleyin yemek vakti gelince aldıklarına dokunmadı. Sabahleyin çıkınına koyduğu yavan ekmeği yiyip üstüne bir tas su içti. Evine çabucak varmak içim kestirmeden gitmeye karar vermiş. Ormanda biraz ilerleyince kulağına bir takım sesler gelmiş. Bunların soyguncular olduğunu düşünerek sırtındaki koca çıkını çalıları arasına saklayıp etrafı araştırmaya başlamış. Acı çeken bir adamın iniltisi gelmiş kulağına. Bütün cesaretini toplayıp dikkatle ilerleyince ağaca bağlanmış süvariyi görmüş. Bir bakışta bunun sabahki atlı olduğunu anlamış. Hemen iplerini çözmüş. Yere oturup ellerini kollarını ovmuş. Genç adam çıkınındaki ekmeği süvariye yedirdi.

"Beyim, bu gün bizim misafirimiz ol."

Bir saat sonra ocağın başına geçmişler tatlı tatlı sohbet ediyorlardı. Çiviyi kaybeden de bulan kadar sevinçliydi. Canını kurtarmıştı ya...

Bir ara süvari genç köylüye:

"Bizim konağın işlerini çevirmeye senin gibi tutumlu biri lazım. Çiftliklerim, köşklerim bir sürü de altınım var. Ama bir çivi yüzünden canım tehlikeye girdi. Sen ilerisini gören bir adamsın. Çiftlik işlerime bakmayı üstüne alır mısın" dedi.

Köylü bu işi sevinçle kabul etti. O günden sonra uzun yıllar yaşadı.

Bizim masalımız da burada bitiyor. Hepiniz Allah‘a emanet olun.

Kelime Kelime Dinimiz

EBED

Sonsuzluk manasına gelir ezel kelimesinin karşılığıdır.

"Allah ebedidir" derken Allah‘ın sonsuz ve ölümsüz olduğunu ifade etmiş oluruz.

EBU HANİFE

"Ehli Sünnet" denilen ve Peygamberimizin yolunu takip eden dört mezhep vardır. Bunlardan birisi de Hanefi mezhebidir. Bu mezhebinin kurucusu olan İmam-ı A‘zama Ebu Hanife lakabı verilmiştir. Asıl ismi Numan‘dır. Hicri 89 (miladi:699) da doğmuş, 150‘de vefat etmiştir. (61 sene yaşamıştır.)

EHL-İ BEYT

Peygamberimizin aile efradına ehl-i beyt denir. Esasta Hz. Ali, Hz. Fatma ve oğulları olan Hasan ve Hüseyin‘den ibaret olarak kabul edilir.

EHL-İ BİD‘AT

Sapık görüşlü mezheplerin yolundan gidenlere verilen isim.

EHL-İ KIBLE

Kıbleye yönelen kimselere denir. Müslümanlar için bu tabir kullanılır.

EHL-İ KİTAP

Hıristiyanlar ve Yahudiler gibi herhangi bir ilahi kitaba inanan kimselere ehl-i kitap denir.

Dinimiz hiçbir kitaba inanmayan müşriklerle ehl-i kitap arasında fark gözetmiştir. Mesela bir müşrikin (dinsizin) kestiği yenilmez, müşrik kız alınmaz, ama ehl-i kitap birisinin kestiği hayvan yenilir onlardan kız alınabilir.

EHL-İ SÜNNET

Kur‘an-ı Kerim‘i ve Peygamberimizin gösterdiği yoldan giden kimseler.

Sizden gelenler

Bilmek

Bilmek ne kadar güzel,

Öğrenmek de ne iyi,

İnsan çok çalışmalı,

Öğrenemli her şeyi.

Kitaplar, gazeteler

Dergiler okumalı.

İlmin her çeşidinden

Bir şeyler anlamalı.

Hayriye Yanar, İstanbul

İhtimal

Beş yaşındaki Yumurcak gezmeye çıkmadan önce annesini uyarıyordu:

"sakın yanına şeker almayı unutma, bakarsın yolda ağlayıveririm."

Metin Demirbaş, Fatih

Yunus Emre

Gerçek bir şair sordum, geçti seneler

Bir feryad koptu halktan, Yunus dediler

Yüzyıllarca hep, gelir gider şairler

Bir feryad koptu halktan, Yunus dediler.

Yer gök, ağaçlar, sürsün sessizlik artık

Bir gün bir feryad kopmuştu, yırtık yırtık

Dalga dalga yayıldı çığlık, korktuk

Sonra öğrendik, Yunus, gitmiş dediler.

Turgut Can, Şehremini

Bizden size (1Nisan)

Sevgili çocuklar;

Nisan ayı, nisan yağmurun bol olduğu bereketli bir aydır. Hem de rahmettir.

Yağmurlu bahar mevsimi aslında bir yıl boyunca çiftçinin yüzünü güldürecek, inşallah bereketli bir mahsül alacağına işarettir.

Tıpkı sizler gibi. Henüz çocuksunuz. Bol bol okuyup, derslerinize çalışırsanız, büyüdüğünüzde çok mahsül alacaksınız demektir. Bu sizin bereketinize vesile olacaktır. Kimbilir belki bu satırları okuyan sizler, yarın ülkeyi de idare edeceksiniz. O zaman ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Gözlerinizdeki nur hiç sönmesin, Allah‘a emanet olun!