Önce ahlâk! Çünkü günümüzde “ekonomik” bir varlık haline gelen insanın en fazla ihtiyaç duyduğu şey ahlâktır! Ancak ortada “insan” olacak ki ahlâktan söz edebilelim. Bunun için ahlâk “insan olma”nın zorunlu şartıdır, çünkü ahlâk fıtrattır. Dolayısıyla fıtrata uygun hareket etmek, bozulmamış ve yanıltılmamış insanlar için geçerlidir. Bu yüzden Mevlânâ, “Filozof davasında delilleri çoğaltıp durur. Halbuki kalbi temiz olan Allah’ın kulu, onun aksine delillere bakmaz bile!” (Mesnevî, IV, beyit 569) der.
Ahlâkın temel meselesi olan “insan”, nefis kavramı etrafında, onun maddî ve mânevî yapısını bir arada ele alacak biçimde incelenmektedir. Hiç kuşkusuz ahlâk deyince devreye hemen nefis girmektedir. Çünkü nefis, insan idrakinin fizik ile metafiziğin kesişim noktasını oluşturmaktadır.
Varlıkların en üstünü olan insanı kendine konu edinen ahlâk en üstün ilimdir, fakat “insan” lafzı, türün bütün fertleri için ortak olarak kullanılsa da, aralarında birbiriyle karşılaştırılamayacak derecede farklar vardır. Bu yüzden genel olarak insanın mizacından kaynaklanan “tabii ahlâk”ın yanı sıra, “alışkanlık ile eğitimden kaynaklanan ahlâk” olmak üzere ahlâkın çeşitleri göstergeleri söz konusudur.
İnsan, bilme ve yapma gücü gibi iki yetkinliğe sahip olduğu için, bu süreçte ahlâkın teorik ve pratik yönleri devreye girer. Teorik düşünce, tasavvur eder ve sonunda bir yaratıcıya inanma ile metafiziğin zirvesine ulaşır; pratik yetkinlik ise öncelikle bireysel olarak başlar, daha sonra toplumsal bir mutluluğa dönüşür, bunun sonucunda da düzenli ve sistemli bir “şehir” ve “şehir hayatı” meydana gelir.
Teorik olan yetkinlik görüntü, pratik olan yetkinlik ise madde hükmündedir. Biri olmadan diğeri olmaz; zira ilim başlangıç, amel sonuçtur, sonuca ulaşmayan başlangıç zayi olur; başlangıcı olmayan bir son ise imkânsızdır.
Biraz daha öze indiğimizde de ise nefsin düşünme, arzu etme ve öfke şeklinde üç işlevi olduğunu görürüz. İnsandaki düşünme gücü arttıkça diğer ikisinin seviyesi düşer, ancak bunun tersinin de gerçekleşmesi mümkündür.
Eğer ahlâkın önemli bir göstergesi olan fazilet, kötülüklerin ortasında bulunuyorsa yani “bir davranış” iki aşırı ucun “ortasında” yer alıyorsa, burada “erdemli” bir hareket söz konusu olabilir. İnsan böyle bir durumda aklını kullanmak zorundadır. Çünkü insan, aklını kullandığı ölçüde insandır.
İnsanda düşünme gücü zayıfladıkça hayvanî nefsin talepleri artar, insan ideal olanı bilmesine rağmen “nefsin istekleri”ni takip eder; ancak beslenme, giyinme ve üreme gibi zaruri ihtiyaçlarını ölçülü bir şekilde karşılaması, nefsin isteklerini meşrulaştırma anlamında iradeli bir davranıştır.
Meselâ adalet bir fazilet, haksızlık ise bir kötülüktür. İslâm ahlâk düşüncesi açısından, adaleti “erdemlerin ölçütü”olarak tanımlamak ve herhangi bir davranışta itidali sağlamanın “adalet” şeklinde algılandığını söylemek yanlış olmaz.
İnsanın sahip olduğu her şeyi kendisine borçlu olduğu “Yaratıcısına karşı sorumluluğu”nu ifa ve ifade etmek; “insanlar arası ilişkiler” ve “geçmiş neslin borçlarına sahip çıkıp vasiyetlerini yerine getirmek” şeklinde adaletin üç türü vardır. Ancak her iyiliğin karşılığı, bu iyiliğin önemi, seviyesi, yararı ve çokluğu nispetindedir. Bunun için insanın varlıklar arasında “düşünen canlı” olmasının karşılığının, yine aynı oranda olması gerekir.
Şehvet ve bağlamındaki fenalıklar, kötülükler ve ona bağlı haksızlıklar, hata etme ve ona bağlı üzüntü ve talihsizlik gibi hususlar adaletten sapmanın göstergeleridir. Kötü insan, başkasına isteyerek ve zevk alarak zarar verir, kendisinin yapamadığı iyiliğin önünü kesmeye çalışır, başkasının mâruz kaldığı kötülükten de zevk duyar.
Ahlâk, kötü alışkanlıkları terketmenin yanı sıra, güzel olan davranışları alışkanlık haline getirmektir. İnsanın doğuştan sahip olduğu bazı özellikleri olmakla beraber, eğitimle, onda birtakım güzel huyların yerleşmesine ve yeşermesine gayret etmek gerekir.
Ahlâk fıtrata ait bir olgu olduğu için, çocukların ayırt etme gücü geliştikçe, aklî melekeleri gelişir ve olgunlaşır. Bir çocukta, ayırt etmeye dair oluşan ilk belirti utanma duygusudur. Zira utanma duygusu çocukta “kötü olanı” tanımaya dair ilk adımdır.
Çocukta utanmanın görünür hale gelmesi durumunda, ortada korkulacak bir kötülüğe işaret var demektir. Bu halin bir sonucu olarak çocuk, bunu gizlemek üzere boynunu büker ve yüzüne yere eğer! Bu hal onun iyi ve kötüye dair bilgisinin delilidir.
Böylece çocuk ayırt etme kabiliyetiyle kötüden uzaklaşıp iyiliğe doğru yönelmiş olur.İnsan bu anlamda başlangıçta ebeveyninin idaresine, daha sonra ise ömrünün sonuna kadar kendini yönetmek üzere, doğru yola yönlendirip istikametini sağlayan bir dine muhtaçtır. Çünkü dinin rehberliğindeki ahlâk fıtrata uygun olan ahlâktır.