Belediyede işim var. Bürokrasi oyuncularının toplantı yerleri olan resmi kurumlara uğramak âdetim değildir ama konu çok acildi. Nezaket olsun diye bu ilçe belediyesinin ismini vermeyeceğim.
Kapıda sıramı bekliyorum.
İçerideki sanki dünya cihangiri kükreyerek konuşmakta. Zaten Ramazan, oruçlu olmasam da bu tip konuşma benim sonum olabilir deyip adamla görüşmekten vazgeçip gitmeyi düşünüyorum.
Fakat konu çok acil.
Allahım bu cellâda sabretme gücü ver diye dualar ederek sıramı bekleme cesareti gösteriyorum. Tabii korktuğum başıma geliyor. Sıra bana geldiğinde giyotine yollanıyormuşçasına bir titreme alıyor. Böyle kaba insanlarla konuşma yeteneğimi kaybederim ben.
Şimdi ne söyleyeceğim, nasıl anlatacağım, problemi nasıl tasvir edeceğim. Adam Saltuk Buğra Han da bile asla bulunamayacak bir mağrur abide gibi koltuğunda konuşlanmış.
Cümlelerime başlar gibi oldum ki, gerisini hatırlamıyorum.
Fakat o ne saygısızlık.
Sanki tünediği koltuk insanlara hizmet için değil de hükmetme üzerine babasından kalmış gibi şiddetli bakışlar, tepeden konuşmalar.
Aslında sakin bir insanım, karıncaya bile kıyamam, ama asabi insanları demek ki bu gibiler katil edip yaşamlarını zehir ediyormuş.
Ben konuyu anlatmıyorum sanki hazret hiç dinlemiyor, makineli tüfek gibi imkânsızlık edebiyatı yapıyor.
El kol hareketleri.
Bu işin piri olarak bu meselenin asla halledilemez oluşu gibi ifadeleri geçiyorum. Fakat o nezaketten böyle kilometrelerce uzak oluşu, bir cehennem dekorunu çoktan inşa etmişti. Çaresiz kendi sorunumu unutmuş, bari adama bir nebze olsun nazik olmayı hatırlatayım demiştim.
Ama ne gezer.
Adam boş bir çuval olan beyniyle ikazlarımı duyacak kadar bile zeki değildi. Belediyeden çıktığımda, oruçlu halimle sağlığımın sarsıldığına mı yanayım, değerleri sapan şeker ve tansiyona mı En acısı da toplumu hasta eden bu türlerin, öyle seyrek sapa da değil; ne kadar çok olduklarını düşündüm. Acaba okullarda öğretmenler böyle bir nesil yetiştirdikleri için ıstırap duymazlar mı Ebeveynler maddi gıdalar ile besledikleri evlatlarının manevi gıdaları ile ilgilenmezler mi ki böyle insan düşmanları ortalığı kaplar.
Allah tan akşam, Melek Hanım teyze iftara misafirim. Gündüz yaşadığım travmaya bir şifa pınarı gibi yetişiyor, bu nazenin hanım.
O ne kibar yemek yiyişi.
Oturuşu kalkışı.
Yok, bu yaşlı kadını alıp okullara nezaket hocası olarak götürmeleri gerek.
Yeni nesillerin ondan öğrenecekleri çok şey var. Temiz bir İstanbul Türkçesi bir bülbül şıkırtısı, bir dere şırıltısı gibi ne kadar latif yankılandı evimizde.
Melek hanım için; elli altmış yaşındakilere hitabı bile; "küçük hanım, muhterem kızım".
"Efendim" ile başlıyor cümlelerine.
En sevmediği şey, birinin yaşını, maaşını, memleketini sorması.
Yedi göbek İstanbul çocuğuyum demekte.
Kendisi de kimselere yaşını, maaşını, memleketini sormaz.
Ama ölmüş eşini çok anlatır.
Beni kraliçeler gibi yaşattı, der.
"Çocuğumuz yoktu, delikanlı adamdı, asla başıma kakmadı, hâlâ sandığımda durur bebeklerim için annemin hazırladığı oyalı zıbınlar, kundaklar. Ben her düşükten sonra ağlardım, o gözyaşlarımı silerdi, üzülme prensesim, belki de hayırsız bir çocuk olacaktı, onun için Rabbimiz bizi imtihan ediyor, birlikte katlanmamız gerek".
Melek hanım teyzenin kimse yaşını bilmiyor, çocukluğumdan kalan bir mahalle hatırası gibi çok severim. Erken ölen delikanlı adam olan eşini hiç unutmadı, sadece onu çok anlatır. Keşke delikanlılarımız gidip Melek Hanım dan delikanlı nasıl olunur, bir kadın nasıl mutlu edilir dersi alsalar.
Ben Milli Eğitim camiasının yerinde olsam; Melek Hanımlara o güzel İstanbul Türkçeleri ve ince, nezaketli tavırları ile yaşayan bir abide görüp, okullarda ders verdirtirim.
Zira sayıları artık iyice azalmakta bu nazenin kadınların.