Siyonist İsrail'in Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun birkaç gün önce Türkiye'yi hedef alan açıklamaları dikkat çekiciydi. Gazze'de on binlerce masumu şehit eden İsrail'in uluslararası hukuk tarafından soykırımcı olarak tescil edildiği, ağır eleştirilere muhatap olduğu bir dönemde Ankara'yı doğrudan hedef alması bazı tartışmaları tekrar hatırlattı.
Peki, neden şimdi?
Çünkü bölgede taşlar yeniden yerine oturuyor. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) / İsrail ittifakının İran saldırılarıyla birlikte yeni bir güvenlik mimarisi oluşuyor.
Doğu Akdeniz'den Suriye'ye, Körfez'den Güney Asya'ya kadar uzanan geniş coğrafyada yeni ittifak arayışları hız kazandı. Türkiye'nin son dönemde Pakistan ile savunma alanındaki iş birlikleri, Suudi Arabistan'la normalleşen ilişkileri, Mısır’la köprülerin yeniden kurulması, Katar'la stratejik ortaklığı Tel Aviv'de yakından takip edilmektedir.
İsrail açısından asıl mesele, Türkiye'nin siyasi, tarihi, sosyal ve kültürel potansiyelidir.
Nüfusu, coğrafi konumu, askeri kapasitesi, sanayi altyapısı ve tarihsel birikimiyle Türkiye; İslam dünyasında etkili olabilecek birkaç ülkeden biridir. Böyle bir Türkiye'nin, Pakistan gibi nükleer güce sahip bir Müslüman ülkeyle ve Körfez'in ekonomik ağırlığını temsil eden Suudi Arabistan'la daha koordineli hareket etmesi, İsrail'deki bazı güvenlik çevrelerinde soru işaretleri oluşturmaktadır.
Suriye meselesi de bu denklemin önemli bir parçasıdır.
İsrail, kuzey sınırlarında İran etkisinin zayıflatılmasını isterken; Türkiye sınır güvenliği, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve Suriye ile ilişkilerin daha da ileri noktalara taşınması gibi farklı önceliklere sahiptir.
Bu nedenle iki ülkenin bölgesel vizyonları birçok noktada çatışmaktadır. Doğu Akdeniz ise enerji savaşlarının merkezidir.
Bölgedeki doğal gaz rezervleri, deniz yetki alanları ve enerji nakil hatları; Türkiye ile İsrail'i zaman zaman rekabetin karşı karşıya getirdiği alanlar olmuştur. Ankara'nın dışlandığı enerji projelerinin kalıcı olamayacağını herkes bilmektedir. Türkiye'siz bir Doğu Akdeniz denkleminin tamamlanması mümkün değildir.
Bütün bunlar Netanyahu'nun Türkiye'ye yönelik sert çıkışlarını açıklamaya yardımcı olabilir.
Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur:
Türkiye böylesine zorlu bir jeopolitik mücadeleye ne kadar hazırlıklıdır?
Ne yazık ki yıllardır konuşulsa da yetkili çevreler tarafından duyulmayan bazı gerçeklerle yüzleşmek zorundayız.
Mavi Marmara meselesi sonrasında oluşan toplumsal beklenti tam anlamıyla karşılanamamış, süreç siyasi ve diplomatik mutabakatlarla maalesef kapatılmıştır. İsrail ile ekonomik, diplomatik, siyasi ilişkiler farklı dönemlerde kesintiye uğrasa da istikrarlı şekilde büyüyerek devam etmiştir. Bu durum, İsrail'e yönelik sert siyasi söylemler ile gerçekler arasındaki çelişkinin sık sık gündeme gelmesine yol açmıştır.
Öte yandan güçlü dış politika, güçlü ekonomiyle mümkündür. Hep söylediğimiz gerçeği bir kere daha ifade edelim; ekonomik bağımsızlığı olmayanın siyasi bağımsızlığı olmayacaktır.
Yüksek enflasyonun vatandaşın alım gücünü aşındırdığı, gençlerin gelecek kaygısını derinden yaşadığı, üreticinin maliyet baskısıyla mücadele ettiği bir Türkiye'nin bölgesel iddialarını sürdürülebilir kılması kolay değildir.
Tarım ve hayvancılıkta dışa bağımlılığın artması stratejik bir güvenlik meselesi hâline gelmiştir. Kendi çiftçisini ayakta tutamayan, üreticisini koruyamayan ülkeler kriz dönemlerinde daha kırılgan hâle gelir.
Yüksek faiz yükü ve artan dış borç maliyetleri de ekonomik bağımsızlığı sınırlayan unsurlar arasındadır. Faize aktarılan kaynakların üretime, teknolojiye ve kalkınmaya yönlendirilmesi gerektiği yönündeki eleştiriler toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulmaktadır.
Türkiye'nin uzun yıllardır sürdürdüğü ABD ile stratejik ortaklık ilişkisi tek taraflı bağımlılık ilişkisine dönüşme tehdidiyle karşı karşıyadır. Washington ile işbirliği alanları korunurken, milli menfaatlere aykırı gelişmeler karşısında daha bağımsız bir duruş sergilenmesi gerektiğini savunan çevrelerin sayısı giderek artmaktadır.
Bugün yapılması gereken; hamasi sloganlarla günü kurtarmak değil, milli kapasiteyi tahkim etmektir.
Üreten bir ekonomi…
Güçlü bir tarım…
Savunma sanayisi kadar güçlü bir sanayi altyapısı…
Düşük enflasyon…
Yüksek teknoloji yatırımları,
Dışa bağımlılığı azaltan enerji ve gıda politikaları…
Tutarlı bir dış politika…
Çünkü mesele sadece Netanyahu'nun ne söylediği değildir.
Asıl mesele, Türkiye'nin kendi ayakları üzerinde ne kadar güçlü durabildiğidir.
İsrail'in bölgesel politikalarını eleştirmek elbette mümkündür. Ancak Türkiye'nin karşı karşıya olduğu jeopolitik meydan okumaları aşabilmesi için önce kendi iç direncini artırması gerekir.
Kamplaşan, ayrışan, siyaset kurumu gittikçe itibarsız hale gelen, birbirini duymayan, çatık kaşla, sıkılı yumruklarla tokalaşmaya çalışan, futbol maçı gibi sadece skor tabelasına odaklı bir anlayışla iç direncin tahkim edilmesi çok zor olacaktır.
Güçlü Türkiye; gücünü sloganlardan alan değil, üretimden, ahlâktan, adaletten, ekonomik istikrardan ve milli birlikten alan Türkiye'dir.
Bölgesel fırtınaların ortasında ayakta kalabilmenin yolu da buradan geçer.