İnsanlara gidip sorsak, “Ne için yaşıyorsunuz?” diye; tartışmasız hâlâ büyük çoğunluğu, “Ailem için” diyecektir. Anne-babalara sorsak bu sorumuzu onlar da hiç düşünmeden, “Evlatlarım için” diyecektir. Son zamanlarda çok yıpratılmasına rağmen hâlâ toplumun değerlerinin başında gelir aile olmak.
Anneler çocukları için ‘saçlarını süpürge ederler, yemezler yedirirler, içmezler içirirler, giymezler giydirirler’; babalar ömürlerini çocukları için ‘el âlemin kapısında harcarlar’ daha iyi bir hayat(!) için. İktidarlar, yöneticiler, toplum önderleri de ne yaparlarsa çocukların ve gençlerin geleceği için çalışır. Herkes ülkenin geleceği olan gençlerin yetişmesi için, iyi eğitim alması için, onların saadeti için, sıkıntı yaşamaması için çalışır. Kanunlar yasalar, müfredatlar, yurtlar, çalışma alanları, fabrikalar, ekonomik çalışmalar… Kısaca büyükler ne yaparlarsa çocukları içindir, gelecek nesiller içindir; yani öyle derler.
Peki, ülkedeki gençlerin gerçekliğine dair tek bir söz söyleyebilirler mi büyüklerimiz? Gençlerimiz neler yapıyorlar, neleri hayal ediyorlar, gençler nasıl bir ülkede yaşamanın düşünü görüyorlar, çocuklarımız kimin rüyasını görüyor? Ülke geleceğini geçelim gençlerimiz kendi gelecekleri için ne düşünüyor? Hangi anne-baba çocuklarının arkadaş çevresini tanıyor (bilmekten tanımaktan bahsediyoruz; sadece isimlerini bilmek değil)? Çocukları tablet, bilgisayar, cep telefonuyla baş başa kaldığında nerelerde geziyor? Hangi yazarlardan etkileniyorlar, kimlerin şiirini okuyorlar, hangi yönetmenin filmlerini, dizilerini seyrediyorlar, hangi senaristin senaryolarını takip ediyorlar, sosyal medyadaki hangi “tt”lere (sosyal medyada gündem oluşturmak için yapılan faaliyet) destek veriyorlar, kimlere abi/abla diyorlar, okullarda kimlerin hazırladığı müfredat içerikleriyle eğitiliyorlar? Gençlerimiz büyüdükleri zaman kimlere benzemek istiyor, kimin gibi olmak istiyorlar? Çocuklarımızın kahramanları kim? Kısaca bedenleri bizimle olan, karnını bizim doyurduğumuz, ömrümüzü harcadığımız çocuklarımızın, gençlerimizin beyinlerini ve gönüllerini kimler doyuruyor?
Gençlere dair kurulan derinlikli bir cümle duyamıyoruz büyüklerimizin ağzından. Bir “z kuşağı” teranesi tutturuldu gidiliyor; o da seçimlerde hangi partiye oy verecekleri meselesi veçhesinden. Bu da tam bir çıkmaz sokak durumu. Hiçbir derde deva olmayacak kısır çekişmeler alanı.
Bu kadar sözü neden ettik? İçimizi ne yaktı ki, sözümüzü bu kadar uzattık? Geçtiğimiz hafta Peygamber Efendimizin (S.A.V.) dünyaya teşrif ettiği Mevlid Kandili’ni yaşadık. Allah’ın “Habibim!” dediği kulunu dilimiz döndükçe, gücümüz yettikçe anmaya çalıştık; belki de anlamaya çalıştık ve onun yaşadığı gibi bir hayatı yaşamamız gerektiğini düşündük. Belki de ümmeti olarak eksikliklerimizi düşündük.
Ama ülkede durumun hiç iç açıcı olmadığına şahitlik ettik. İnternet mecrasında sokak röportajları yapan bir kanalın, “SALÂVAT NASIL GETİRİLİR?” sorusuna çoğu lise çağlarında olan gençlerin verdiği cevapları görünce, duyunca bir daha kahrolduk. Lise çağlarından oluşan 6-7 kişilik gruptan sadece biri kendini “Müslüman” olarak tanıtıyor ve kendini Müslüman olduğunu ikrar eden gencimiz “kelime-i şehadet” getiriyor. Bu gençler imam hatiplerin çoğaltıldığı, Kur’an kurslarının her mahallede açıldığı, inançlarından dolayı insanımızın baskı ve tahakküm altında olmadığı zaman diliminde doğup büyüyen nesil! Röportajda mikrofon uzatılan çoğu kişinin cevap vermeden geçtiği, cevap verenlerin ise ya “kelime-i şehadet” getirdiklerine ya da “euzu-besmele” çektiklerini görüyoruz.
Şehrin en kalabalık caddesi olan “Kıbrıs ŞEHİTLERİ Caddesi’nde” gerçekleştirilen bu röportajı başta Diyanet mensupları olmak üzere, imam hatip lisesi meslek hocaları, “Talebe yetiştiriyoruz” diyen cemaat, dernekler, tarikatlar, dünyaya söz söyleyecek bir medeniyetin mensubu iddiasında olan kurum ve kuruluşlar başlarını iki ellerinin arasına alıp, “Biz nerede hata yaptık? Neyi yanlış yaptık?” diyerek düşünmeliler. “Dindar neslin” yetiştirildiğini gazetelerindeki köşelerinde papağan gibi tekrar eden yazarlar halkın içine girip neyin yetiştiğine kendi gözleriyle şahit olmalılar. Kürsülerden İslam’ı anlatanlar bu çocukların yaşadığı sokaklara inip bu çocuklarla “arkadaş” olmalı, çocuklarımızın, gençlerimizin yüreğine dokunmalı, en azından bunun gayretinde olmalılardır. Sohbet eden hocalarımız öyle kendileri için hazırlanmış gençlerden oluşan toplulukların dışına çıkıp, kentin her noktasında genç varsa elinden tutma, gönlünden kavramaya çalışmalıdır. Daha önemlisi İslam’ın anlatılmaktan öteye yaşanacak bir din olduğunu toplumun önünde olanlar idrak etmelidir. Kuşu öldüğünde sahibi çocuğa taziyeye giden bir peygamberin büyükleri camiye gelen çocukları gürültü yapıyor diye kovuyor. Allah’ım sen bize akıl, vicdan ver!
Ülkemizin sokaklarında gençler böyle de İslami hassasiyete mensup gençlerimiz ne durumda? Bu konuya giremiyoruz bile. Bir takım yetim hakkıyla yapılan kurs ve binalar ile hizmet edecek nesiller iddiasında olan geniş bir kitle ile karşı karşıyayız. Hâlâ insan yetiştirmek için büyük binalar, geniş maddi imkânlara sahip olunması gerektiğini vaaz eden hoca sıfatında kişiler mevcut. Peygamberi (S.A.V.) hasır üstünde yatarken, beş yıldızlı otel konforunda İslam’a hizmet eden mücahitlerin yetişeceğini düşünen önderler mevcut.
…
Yüreğine dokunmadığınız, hayatının bir parçası olmadığınız hiçbir genci kazanamayacaksınız! “Önce ahlâk ve maneviyat”ı öncelemediğiniz hiçbir faaliyette o kurtuluş neslini yetiştiremeyeceksiniz! İslam’ın insanı insan kılan, ölü ruhlara nefes olan ilkelerini yaşamadığınız ve yaşatmadığınız sürece de huzura eremeyeceğiz!