Nereden Nereye Geldik?

Abone Ol

İstanbul’a geldiğimde on beş yaşındaydım ve bir hafta sonu semt pazarına çıktığımda limonun tane ile satıldığını görünce çok şaşırmış, bunu kuzenimle paylaşmıştım. Kuzenim, “Limonun tane ile satıldığını görmeyi çok isterdim, çünkü biz elimizdekilerin kıymetini bilmiyoruz” demişti. Zira memleketim Antalya/Gazipaşa verimli toprakları ve zengin meyve bahçeleri ile bilinen bir ilçeydi ve burada çocuklar ağaçlarla erken yaşlarda tanışırlardı.

Çocukluğumda oyunlarımızı meyve ağaçlarının altına kurardık, toprağın üzerine bir desen gibi konan portakal, limon ve mersin meyvelerini oyuna dâhil ederdik. Ebeveynlerim büyük şehirlerde insanların meyveyi kilo ile aldıklarından bahseder ve bunun nasıl olabileceğini tartışırlardı. Zira memleketimde meyve ve sebzeler kasalarla toplanır ve evlerin özel bir alanında saklanırdı. Ağaçların altına dökülen portakallar kimsenin ilgisini çekmez, toprağa karışır ve kaybolurdu. Toprak çok verimliydi ve her evin önünde birkaç meyve ağacı mutlaka bulunur ve mevsiminde meyveye dururdu.

Geçmiş dönemlerde kırsal kesimde toprağın bereketi yoğun şekilde hissedilirdi. Kentlerde ise hayat şartları bugün olduğu gibi meşakkatli değildi. İnsanlar ağır koşullarda çalışıyor ve akşam vakti semt pazarlarına uğrayıp istedikleri ürünleri alabiliyorlardı. Limon tane ile satılıyordu ama makul fiyatta idi ve istediğiniz her ürünü rahatlıkla alabiliyordunuz. Kırk yılda çok şey değişti, artık bir ailenin geçimini asgari düzeyde sürdürebilmesi için iki kişinin çalışması gerekiyor. Pandemi sonrası süreçte ise her şey alabora oldu artık sadece limonu değil, kilo ile aldığımız karpuzu, elmayı da tane ile ya da parça olarak satın alabiliyoruz. Kullandığınız elektrik, su ve yakıttan tükettiğiniz gıdalara kadar her şey cep yakıyor ve yoksulluk sınırı giderek yükseliyor.

Yüksel enflasyon ve artan hayat pahalılığı zirvedeki yerini koruyor. Verimli topraklara sahip olan ülkemizde insanlar domates, patlıcan, patates gibi temel ürünleri dahi almakta güçlük çekiyorlar. Ekonomik sorunlar doğal olarak insanları bazı arayışlara sürüklüyor ve kent hayatı cazibesini kaybediyor. İnsanlar hayat pahalılığı, salgın hastalıklar ve stresten uzaklaşıp rahat bir nefes alabilmek için kırsal alanlara taşınıyor ve burada toprakla meşgul olmaya çalışıyorlar.

40 yıl önce insanlar hayatlarını şehirde sürdürebilmek için köylerini terk edip meşakkatli bir yolculuğa çıkıyorlardı. Fakat bugün herkesin hayalinde tabiatla kucaklaşmış bir köy hayatı var… Kentlerde insanlar ağır yaşam koşullarının, hayat pahalılığının, yalnızlaşmanın ve stresin getirdiği yükü taşıyamaz hale geldiler ve ellerindeki imkânlara rağmen köye taşınmak ve burada dingin bir hayat yaşamak istiyorlar.
Köyler artık şehirlerden daha cazip hale geldi. İnsanlar toprağa basmanın, ağaçla yakınlık kurmanın, başlarını çevirip gökyüzünü seyretmenin hayatlarına kattığı kazanımları fark ettiler ve kalan vakitlerini doğal ortamlarda geçirmeye yöneldiler. Ama kırk yıl önce terk edilen o köylere yeniden dönmek ve burada bir hayat kurmak sanıldığı kadar kolay değildi…