Soğuk geldi, lakin kış gelmedi. Kışın geldiğini elbette kar yağdığında anlarız. Kar yağmalı, her şeyi alabildiğine örtmeli; soğuğu bile. Kış diğer mevsimlere benzemez, hafızayı tazeleyen bir tarafı vardır. Tutup sizi elinizden ta çocukluğunuza götürür. Geçen sene de bu aylarda “Manşette kar olsun Allah’ım!” diye yazmıştım. Zihnimizde kalacak şekilde bir kar yağmadı İstanbul’a. Benim hafızamdaki kışlarda belimize kadar ulaşan karlar var. Gürül gürül soba var. Annelerimizin ördüğü rengârenk başlıklar var. Kontrplakları kızak yapıp kaydığımız yokuşlar var. Çabucak tıkanan, tıkandıkça tüten soba boruları ve de deveboynu var. Yün eldivenler, yün çoraplar, örme kazaklar ve havuçlu kardan adamlar var. Penceremizin pervazına konan kuşlar var. Bozacılar ve salepçiler var. Bunun yanı sıra çeşmelerden akan sıcak sular yok. Kombiler, doğal gaz tertibatları, gaz lambaları, lüküs yanan karpuz sergileri yok. Öyle kışa dair yazan da kalmadı ne şiir ne hikâye. Varsa yoksa yaz günlerinin süruru, sonbaharların hüznü. Ne Cenap Şehabettin’in “Elhan-ı Şita”sı ne de Ahmet Muhip Dıranas’ın “Kardır yağan üstümüze geceden” diye başlayan “Kar” şiirinin gölgesi vurmuyor bugüne. Geçtiğimiz günlerde ilk şiir kitabı çıkan Taner Sarıtaş’ın “Kış Sevinci” şiiri ile biraz olsun teselli bulmaya çalıştım, lakin onda da bir kardan adam yapacak kadar kar yoktu. Şöyle diyordu Taner Sarıtaş:
“Hızır günlerinin sonu kışın sevinciydin
ayakların dünyaya değince duyulan müzik
bir uzun geceye denk gelmesi gibi kemanın
yazın ve yağmurun yaralarını sağaltan yüzün
sen rüzgârla titremesi yaprakların
ve uzaklara doğru
uzayıp
giden
yol”
KOMŞULUK DİYE BİR ŞEY VARDI, HATIRLAR MISINIZ?
Bazı şeyleri aşmak güç olabilir toplumsal değişim ve restorasyon için. Toplumun yapısı, dinamikleri ve de harcanacak zaman kâfi gelmeyebilir. Lakin büyük kopuşları küçük girişimlerle tamir etme şansı her zaman vardır. Söz gelimi yaşadığınız mahallede (olabildiği kadar) oturduğunuz sitede ya da bölgede aranızda fiziki yakınlık bulunan kişilerle komşuluk ilişkisi pekâlâ kurmak mümkündür. Bunun hızla hayatımızdan çekilmesi çok hazin. Bundan da hazin olanı ise komşusuz hayatı kanıksamış olmamızdır. Öyle ki bu konuda en ufak bir gayret, girişim ya da seferberlik görülmüyor. Aynı ortamda yaşayan insanları birbirine uzak kılan bütün sebep ve gerekçeler adeta gövde gösterisi yapıyor. Kapı komşusu olduğunuz kişinin ne acısı ne de mutluluğu size sürünüp geçmiyor, bir selam kadar bile yakın mesafenizi meşgul etmiyorsa ortada vahim bir durum var demektir. Şayet komşuluk gündelik hayatımızdan, sosyal ilişkilerimizden büsbütün kopup yok olmuşsa bir değer olarak bu hasleti nasıl yaşatacağız? Komşusuz komşuluk, akrabasız akrabalık, çoluksuz çocuksuz aile, büyüksüz büyüklere saygı, küçüksüz küçüklere sevgi şeklinde hayattan kopuk, deneyime konu olmayan bir değerler silsilesi ile mi muhatap olacağız gelecekte? Komşuluk ilişkilerinin komşuya rağmen hayatımızdan çekilmesi sosyolojik değişimlerle açıklanabilecek doğal bir süreç değildir. Olsa olsa bunu bir değerler aşınması ya da hassasiyet kayması olarak adlandırabiliriz.
“Ne yapalım toplum böyle” gibi bir mazerete sığınmanın pratikte hiçbir karşılığı yoktur. Komşuluk bağları sosyal hayattaki insan insana kurulacak rabıtaların ana membalarındandır hâlbuki. İpi nereden kopmuşsa oraya bağlamak gerekir.