Her insan dünyaya adımını atmasıyla yaşama hakkını da elde etmiş olur. İnsanın yaşayabilmesi için yeme, içme, barınma ve giyinme gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması zaruridir. Bu zaruret topluluk halinde yaşayan her bir ferdin sorumluluğundadır. Fakat insanlar bu sorumluluğu topluluk halinde yaşamanın bir sonucu olarak siyasi organizasyon olan devlete bırakmışlardır. Aslında devletin devlet olma vasfı bu sorumluluğu üstlenmesinden kaynaklanıyor.
Devletin tarihi serüvenine baktığımızda nihai amacın insan olduğunu görüyoruz. Devleti var kılan insanların topluluk halinde yaşama iradesinin kurumsallaşmasıdır. Yani devlet bu iradeye sahip insanların rızasından oluşur diyebiliriz. Bireyin önem kazandığı günümüz dünyasında da devletin mutlak önceliği insandır. En otoriter devlet anlayışlarından birey merkezli devlet anlayışlarına kadar devletin temel amacı toplumsal ahengin sağlanmasıdır. Bunu bazıları özgürlükleri daraltarak yapmaya çalışırken bazıları ise özgürlükleri genişleterek yapmaya çalışır. Her ne şekilde olursa olsun devletin amacı insanın varlığıyla taçlanmak zorundadır. Çünkü devletler ancak bu şekilde ayakta kalabileceğinin farkındadır.
O zaman şöyle bir açıklamayla konuya giriş yapabiliriz. Devlet insana güven verdiği ölçüde devlet olma vasfına sahiptir. İnsanlar canının, malının, hak ve özgürlüklerinin korunması sonucunda devletin otoritesine rıza gösterirler. Topluluk halinde güven içinde yaşayabilmek insanlar tarafından hissedilsin veya hissedilmesin devletin varlığıyla mümkündür. Rutini bozulmayan insan için devletin varlığı hissedilebilir değildir. Aslında insana devletin varlığını hissettiren durum rutinin dışına çıkılmasıdır. Bir kişinin canına, malına ya da emeğine karşı olumsuz bir hareket olursa kişi devletten kendisini korumasını bekler. Bir zarar ortaya çıkmışsa bunun giderilmesini talep eder. Devletin varlığı ancak bu şekilde rutinin dışında somutlaşmış olur.
Şimdi başlığımıza dönecek olursak, “Nerde bu devlet?” sorusu aslında rutinin dışına çıkılmasıyla ortaya çıkmış bir sesleniştir. İnsanın olağanüstü bir durumla karşılaşmasıyla birlikte kendine güven verebilecek devleti yanında görmek ister. Bir insanın en doğal ve haklı beklentisi budur. İnsan için devletin en büyük gerekliliği zor zamanlarında ve çaresizlik anlarındadır. O yüzden her afette, olayda veya kriz anında devletin varlığı sorgulanır.
Deprem özelinde yaşananlara baktığımızda “nerde bu devlet” sorusunda bir gerçeklik payı var mıdır yoksa politik bir amaç mı taşıyor? Bu soru devlet aklının iyi işleyebilmesi için devleti yönetenlere ve yönetmeye talip olanlara düşünme fırsatı sunuyor. Depremi yaşayan insanların çaresiz kaldığı o zor zamanlarında gözlerinin devleti araması doğaldır.
Eşi, çocuğu, annesi, babası, kardeşi ya da herhangi bir yakını göçük altında kalan bir kimsenin yardımına o ilk çaresizlik anında devlet yetişemediyse o insanların “nerde bu devlet” sitemini etmesine farklı anlamlar yüklenmemelidir. Çünkü ilk anda hayatta olduğunu bildiği ve o an müdahale edememenin çaresizliği içinde bir yakınını kaybeden kişi için devletin bir saat sonra, bir gün ya da birkaç gün sonra gelmesi bir şeyi değiştirmeyecektir.
Bu yüzden devleti yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların empati kurabilme kabiliyetlerini zinde tutmaları gerekiyor. Mağduriyet ile suiistimalin, acıya ortak olmakla ile istismarın birbirinden ayrılabilmesi ancak bu empati kabiliyetiyle mümkündür.