Bugün, Türk siyaset hayatına lider oligarşisinin çöktüğü
gün olarak, tekelci bir anlayışa dayanan liderlik anlayışının yerine, kolektif
aklın temsilcisi olan bir anlayışın yerleştiği gün olarak geçecek. Bugün, Türk
siyaset tarihine her yönüyle şeffaf, seçmenin sorgulamasına ve denetimine açık,
yepyeni bir siyasal örgütlenme modelinin kurulduğu gün olarak geçecek.
Fazilet Partisi nin kapatılmasının ardından bir bölen
olmayacağını söylemesine rağmen, Milli Görüş ü bölerek kendisine ve
arkadaşlarına farklı bir istikamet çizen Tayyip Erdoğan ın, on beş yıl önce
AKP nin kuruluş toplantısında hançeresini patlata patlata söylediği sözler
bunlar.
Erdoğan ın ve AKP yi kuran kadronun tekelci ve oligarşik
olmakla suçladıkları lider, siyasi hayatlarında hiçbir etkisi olmayan Süleyman
Demirel, Bülent Ecevit, Turgut Özal ya da bir başkası değildi. Çünkü birçoğunun
ilk gençlik dönemlerinden beri içinde büyüdüğü siyasi hareket Milli Görüş
hareketiydi ve Milli Görüş ün lideri de Prof. Dr. Necmettin Erbakan dı.
Ayrıca doksanlı yılların sonlarından itibaren bölünme
sürecini yakından izleyenler, başta Erdoğan olmak üzere değişerek gelişen ve
Milli Görüş ten kopan söz konusu kadronun, sürekli tekrarladığı şikâyetin lider
oligarşisi olduğunu da pek çok defa duymuştu. Yani Erdoğan ın AKP nin kuruluş
toplantısında meydan okurcasına söylediği o cümlelerle, aslında merhum Erbakan
Hocamızı hedef aldığı da gayet açıktı.
Hâlbuki merhum Erbakan Hocamızın en önemli özelliklerinden
biri de, teşkilatlardan gelen istek ve talepleri sonuna kadar dinlemesi, sonra
da kendisi uygun bulmasa bile, bütün uyarı ve tembihlerin ardından ısrarın
devam etmesi halinde, peki öyleyse şeklinde mukabelede bulunarak o talepleri
onaylamasıydı.
Aslında onun bu özelliğini en iyi bilenler de; Milli
Görüş hareketi içindeyken türlü kulis faaliyetleri sayesinde bulundukları
makamlara gelen ve geldikleri makamları da siyasi kariyerleri için bir atlama
taşı gibi kullanan söz konusu kimselerdi.
Fakat bu söz konusu kimseler eski hocalarını suçlamak
zorundaydılar, çünkü o kopma sürecini bir şekilde insanlara açıklamak
durumundaydılar. Milletimize, ilkelerimizden vazgeçtik ya da davamızı terk
ettik diyemiyorlardı. Bunları söylemek yerine, tekelci liderlik ve
oligarşik yönetim gibi terimler uydurarak Milli Görüş ten koptular.
AKP nin kuruluşunun ilan edildiği o toplantının üzerinden
tam on beş yıl geçti. O gün tekelci liderliğe ve oligarşik yönetime bayrak
açtığını söyleyen Erdoğan, şimdilerde sistemi fiilen değiştirdiğini ve
Türkiye yi anonim şirket gibi yönetmek istediğini söylüyor. Bakanları,
milletvekillerini ya da valileri, benim bakanım, benim valim, benim
milletvekilim diye çağırıyor.
On beş yıl önce o kuruluş toplantısında Erdoğan ın
yanında oturan Abdüllatif Şener, söz konusu kadroyu terk eden ilk isim oldu.
Abdullah Gül, özenle seçilen kongre tarihi marifetiyle siyaset dışına itildi.
Söz konusu kadronun en önemli isimlerinden olan Bülent
Arınç ise, bugünlerde kurşun askerlerin her türlü hakaret ve yaftaları
eşliğinde hayli dramatik şekilde tasfiye ediliyor. Erdoğan da, siyasi hayatı
boyunca kader arkadaşı olduğunu iddia ettiği Arınç ı, O zat dürüst
davranmıyor diyerek hedef tahtasına koyuyor.
Tabii Arınç da kendisine yapılan hakaret ve suçlamalara,
bildiği en iyi yöntemle cevap veriyor. Mesela kendisinde hâlâ gün yüzü görmemiş
hassas bilgiler olduğunu söylüyor. Ya da sözüm ona yarım asırlık dava vurgusu
yapıyor. Arınç ın dava olarak kastettiği şey, on beş yıl evvel terk ettiği
Milli Görüş davası mı bilmiyoruz. Fakat sakladığı hassas bilgileri
açıklamasının, milletimizin hakikatleri öğrenmesi açısından hayli faydalı
olacağına inanıyoruz.
Mesela Milli Görüş ten kopuş ve AKP nin kuruluş
günlerinde küresel aktörlerle temasa geçilip geçilmediğini ilk ağızdan dinlemek
istiyoruz.
Ya da otuz yıl boyunca Amerika nın Büyük Şeytan
olduğunu anlatan isimlerin, birdenbire Büyük Şeytan la nasıl stratejik ittifak
kurduğunu duymak istiyoruz.
Türkiye gibi bir ülkede Müslüman ca siyaset iddiasıyla iş
başına gelen bir yöneticiye, neyin karşılığında Yahudi cesaret ödülü verildi
mesela
Veya Irak savaşı günlerinde neler yaşandı Afganistan ın
işgalinde hangi pazarlıklar yapıldı Libya operasyonunda ya da Suriye iç
savaşında kimlerin sözlerine kanıldı Sayın Arınç tan bütün bunları ve çok daha fazlasını dinlemeyi umuyoruz.
Çünkü malûmunuz, İslam coğrafyası cayır cayır yanıyor.
Hastalığı doğru teşhis edelim ki, tedaviyi de doğru yapabilelim.
Şaibeli akçeli işlere bulaşmadığını düşündüğümüz ve iyi
niyetinden de asla şüphe etmediğimiz Sayın Arınç tan, sesimize kulak vermesini
bekliyoruz.
Ne dersiniz, acaba çok şey mi istiyoruz
EDEPLE GELEN
LÜTUFLA GİDER
Başbakan Ahmet Davutoğlu geçtiğimiz hafta Suudi
Arabistan ı ziyaret etti. Davutoğlu resmi görüşmelerin ardından kutsal
beldelere de bir ziyaret gerçekleştirdi ve umre yaptı. Buraya kadar her şey normaldi, çünkü herhangi
bir Müslüman ın Hicaz a gidip umre yapmadan dönmesi düşünülemezdi. Hatta Kenan
Evren den Süleyman Demirel e kadar geçmişte Hicaz a giden birçok lider de, umre
ziyareti yapmadan dönmemişti.
Fakat Davutoğlu nun ziyaretinde Kâbe de görmeye alışık
olmadığımız ve hiç de normal olmayan bir şey oldu. O sırada Kâbe de olan ve
olaya gözleriyle şahit olan bir dostumuzun anlattığına göre, Davutoğlu Kâbe nin
dış balkonlarından birinde avludaki kalabalığa el sallamış, sayıları binleri
bulan ve Türk vatandaşları olduğu anlaşılan kalabalık ise, ıslık, alkış ve
tezahüratlarla karşılık vermişti.
Doğrusu dostumuz olayı ilk anlattığında abarttığını düşünmüştük.
Fakat görüntüler medyaya düşünce gözlerimize inanamadık. Görüntülerde,
yeryüzündeki Müslümanların ibadet ve Allah a yakarma merkezi olan Kâbe nin
avlusu miting meydanından farksız görünüyordu. Huşu içinde davranılması gereken
kutsal mekânda, tıpkı dostumuzun anlattığı gibi alkışlar, tezahüratlar ve
ıslıklar dakikalar boyunca birbirine karışıyordu. Oysa sözüm ona mirasına sahip
çıktıklarını söyledikleri ecdadımız Osmanlı, Hicaz demiryolunun Medine deki
inşaatında çalışan işçilerin balyozlarına keçe sardırtacak, rayların altına da
keçe döşetecek kadar edepli ve hassastı.
DAVUTOĞLU NUN
DUASI
Bir de Davutoğlu nun gazetecilere anlattığına göre,
kendisi Kâbe nin içinde namaz kıldıktan sonra, memleketimiz ve âlem-i İslam ın
selameti için Allah a dua etmiş. En zor zamanlarda en doğru kararları alabilmek
için basiretinin ve ferasetinin arttırılmasını istemiş. Pek âlâ, pek güzel. Biz
de bu vatanın ve âlemi İslam ın bir ferdi olarak ellerimizi açıyor ve aynı
duaya âmin diyoruz.
Fakat kendi kendimize sormadan da edemiyoruz;
Ülkemizdeki NATO
üsleri acaba o duaların hangi yanına düşüyor
Mesela İzmir deki NATO üssünün, Libya nın bombalanmasında
ana merkez olarak kullanılması hangi basiretli karara dayanıyor
Ya da Irak ve Afganistan işgaline verilen destekler,
İncirlik ten kalkan uçaklar, hangi ferasetli aklın ürünü
Yoksa Davutoğlu nun basiretten anladığı şey, Avrupa
Birliği ile ülkemizin kaderinin bir olduğunu söylemek mi
Yoksa ferasetli davranmak, Amerika ile sonsuza dek dost
ve müttefik kalınacağını ilan etmek mi
Sahi yüzlerce yıllık kadim kavramlarımız, anlamını bu
kadar yitirdi de biz fark edemedik mi