Yazmak, özgürlüğe göbekten bağlıdır. Kanatlarını yolup uçmasını beklediğiniz kuş nasıl uçamaz ise önüne set çektiğiniz şeyler de yazmaya engeldir. Zihin yazarken rahatça akmak ister. Engellere takılmadan dilediği sözleri söyleyerek yolunu tamamlamak. Fikir rahatça düşünebilen zihinden doğar.
Bu noktada yazar ‘acaba şunları yazsam ne gibi sonuçlar doğurur’ diye düşünmeye başladıysa yazılar kısırlaşma dönemine girmiştir. Hiçbir yazar, okuyucularına kendi hayatına ya da özeline dair mesajlar vermek istemez. Onun yaptığı, yaşadıklarına bakarak toplumu yorumlamaktır. İyi bir yazar bilir ki, kişi yazdıkları ile kendisini tanıyanlara bile bir değişim sunamaz. Tanıdıklarını bile yazıları ile yönlendiremez. Yazar sadece anlatır. Tarihi anlara şahitliğinin kaydını tutar. Kendisince doğru olanları ister istemez dile getirir. Bunlara hayati durumlar, insanlık halleri muhakkak dahil olacaktır, neticede yazar da insandır ve insani halleri tecrübeler. Bir yazar için zor olan durum, başka bir yazar için kolay olabilir. Yazarın düşünceleri bu nedenle her daim topluma mâl olmaz. Yaşanılan hayata ait tecrübe özneldir. Yazarı orijinal kılan da bu öznelliğidir.
Okuyucu, yazarın yazılarına kendi dünyasından bakar. O nedenle bir yazının binlerce anlamı olur. Fakat bilmediği şey, o yazının bir de yazarınca ayrı bir dünyasının olduğudur.
Yazar, kendi yazısını yıllar sonra okuduğunda hayrete düşebilir. Çünkü o yazıyı yazdığı andaki ruh hali, bakış açısı, duygu durumu ile yıllar sonra sahip olduğu bakış açısı, duygu durumu ve ruh hali bir olmaz. Yazıyı yazan sanki bir başkasıdır. Yazar, o yazıyı kendisinin yazmış olduğuna bir türlü inanamaz.
Hiçbir yazı insanlara mesaj vermek için yazılmamıştır. Her yazı bir ihtiyaçtan doğmuş ve okuyucularıyla buluşmuştur.
Sığ dünya görüşü bir yazara boğucu gelir. Herkesin doğru kabul ettiği toplumsal kural bir yazara göre yanlış olabilir. Her yazarın tecrübelediği hayata göre doğruları şekillenmiştir.
Yazar, yazdıklarının kendi hayatı ile ilişkilendirileceği kaygısını taşımaz. Bu kaygıyı taşıyanın da yazar olması mümkün değildir. Yazar kendi gönlüne düşen an ve anıları hikâyeleştirmesini iyi bilir. Okuyanlar onda yazara dair izler bulabilir ya da bulduğunu sanabilir ancak okuyarak yazarı tam anlamıyla tanımaları mümkün değildir. Yazar kendini olduğu gibi anlatsa yazar değil, anlatıcı olur. Bu ise herkesin yapabildiği sıradan bir durumdur. Kimisi bunlara şikâyet ya da dedikodu diyebilir. Yazarın yaptığı ise ne şikâyet ne de dedikodudur. O yalnızca anlatır halden hale girerek. Duygusal bir yazıyı yazmak için kendisine uygun ortam oluşturabilir. Bir gün batımını ısrarla bekleyebilir. Denizin kıyısında saatlerce oturabilir. Toplu taşımalarda etrafını dikkatle inceleyebilir. Tüm bu gördüklerinden kendisine yeni bir dünya inşa eder. Duyduklarını biriktirerek yaşamadığı şeylere dair fikirler oluşturabilir. Birtakım şeylere olan inancını kaybedebilir. Kaybolan inancın tamiri de yoktur. Buna örnek olarak, aileye inanç ya da evliliğe inanç verilebilir. Bir yazar bunlara inancını kaybetmiş olsa da bazen bu konulara dair olumlu yazılar kaleme alabilir. Çünkü var olanla aslında olması gerekenin ayrımını iyi görür ve bunları yazıları ile dillendirmek ister. Yıllarca içine düşülen bir hatayı örnek vererek yazıyı bitirelim:
Bay Darcy, Jane Austen’ın kitabında yer alan mükemmel bir karakterdir. Gerçek hayatta olamayacak kadar olumlu bir erkek karakteri olan Darcy’nin, Jane Austen’ın gerçek hayatta sevdiği fakat kavuşamadığı Tom Lefroy olduğu herkesçe bilinir. Ancak bilinmeyen gerçek, Tom Lefroy’un hiç de Bay Darcy gibi olmadığıdır. Yani Jane Austen kendi hayal dünyasında şekillendirdiği ve olması gereken Bay Darcy’i bize anlatmıştır. Bunu o kadar gerçekçi bir üslupla yapmayı başarmıştır ki, hepimiz Tom Lefroy’un Bay Darcy olabileceğine inanmışızdır. Lakin gerçekte Bay Darcy diye biri yoktur.