Ülkemizin yakın siyasi tarihine baktığımızda gerginlik, kavga, çatışma ve kutuplaşmadan başka bir şey görmüyoruz. Neredeyse ülkedeki sorunların temeli siyasi hayatımız diyebiliriz. Oysa siyaset var olan karmaşıklıkları önleme, taraflar arasında sükûneti sağlama görevini taşır. Siyasi erk/güç sorun üretme değil meselelere çözüm üretme mekanizmasıdır.
Sorunları böyle yüzeysel yönleri ile konuşmayı her konuda uzman olanlara bırakıp, işin temelini ele alalım. Ülkemiz çok partili hayata geçişte ısmarlanan bir demokrasiye geçmiştir. Demokrasi; halkın kendi kendini yönetmesi denilirken çok partili hayata geçerken siyaset piyasasına tek parti içinden çıkartılan kadro sürülmüş; halkın kendinden neşet edecek oluşumların önüne geçilmişti. Bu sayede kontrollü çok partili, demokratik rejime geçilmişti. Bu süreçte yapılan seçimlerde milletimiz ise “neyi istediğini” değil “neyi istemediğini” ortaya koyarak seçimlerde CHP yerine DP’ye oy vermiş, DP’yi iktidara taşımıştı. Ülkemizdeki neredeyse tüm seçimler, seçmenlerin “neleri istediği” üzerine değil, “kimlerden kurtulmak” istediği minvalinde gerçekleşir. Seçim süreçlerinde seçmene mikrofon uzatıldığında, “Bu gitsin de, kim gelirse gelsin!” söylemleri hep bu zihnin ürünü. Tarihi arka planı da budur. Erbakan Hoca’mız, konuşmalarında ülkemizde halkın kendi kendini yönetmediğini, halkın yönetime “alet” edildiğinden bahsederdi. Yakın siyasi tarihimizde onlarca örnek bulabiliriz: Irak işgalinde Amerika’nın yanında olmayı, Müslüman komşu ülkeler Amerika ve türevleri tarafından işgal edilirken havaalanlarının ve deniz limanlarının kullandırılmasını, yabancılara toprak satışı, ikiz yasalar, Cedaw’a uyumlu yasalar, Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde çıkarılan gibi yüzlerce hem ekonomimize, hem ahlâk ve maneviyatımızı ihlal eden yasanın hangisini bu vatanın evladı ister ki?
Çok partili siyasi hayata geçilirken ülkede siyasi alanında ortaya çıkan sağ-sol taraflar ki; bunlar gerçeklikleri ile ülkemizde var olan ideolojiler olmadı, sadece kavga ve kutuplaşma unsuru oldular. Oysa birbirlerinden farkları yoktu. Genel seçmen algısında “sağcılık” Kur’an’da geçen “kitabı sağdan verilenler” inanışı üzerinden kendine inanç düzeyinde bir zemin buldu. Ki maalesef hâlâ bu inanış devam ediyor. Oysa sağcılık, kapitalizmin; yani Amerikan tarzı düşünüş ve yaşayış tarzının bu topraklarda yeşermesi için “var olmasına” müsaade edilmişti. İnsanımız işin aslını öğrenmeye ihtiyaç duymadan solculuk/komünizm/sosyalizme karşı olmak adına “sağcılığın” kanatları altına itildi.
Şükür ki bu kısır döngü üzerine siyaset yürütülürken bu ülkenin, bu toprakların kendi inanç temellerinden doğan, amacı “tüm insanlığının saadetini sağlamak” olan Milli Görüş siyaset arenasına girdi. Bir bakıma gerçekten çok partili hayata geçilmiş oldu. Gerçekten “farklı” olan bir görüş kendini siyaset alanında temsil etmeye başladı. Daha önce sağ-sol denilen Batı siyaset literatürünün kötü taklitçilerinin ötesinden meselenin özüne inen bir siyasi anlayışla tanıştı milletimiz. Bu siyasi anlayış milletimize aşılanan aşağılık kompleksini kırarak başta kendi bölgesi olmak üzere milletimizin “tüm dünyaya” söyleyecek “sözü” olduğunu gösterdi.
Necmettin Erbakan ve arkadaşları çok zor bir zaman diliminde muarızlarının “sağcı” denilen ve “nurlu Süleyman” ününe kavuşturulmuş zihniyete karşı “kuşun canlısını” isteme faaliyetlerini yaptılar. Camilerin açık olduğu bir ülkede köleleştirilmiş zihinlere; “kula kulluk edilmeyeceğini” tarihte bin senedir izzet ve şerefle yer almış bu milletin “kula kulluk ettirilmeyeceğini” göstermeye ve ispat etmeye çalıştılar. Milletimizin tarihteki şerefli makamına ancak “Milli Görüş”e sarılarak kurtulacağını öğrettiler.
Bu konuları neden durmadan gündeme getiriyoruz? Çünkü ülkemizde kavramlar üzerinden insanımızın zihinleri işgal ediliyor. “Muhafazakâr” denilerek İslam’la uzaktan yakından ilişiği olmayan bir yaşam tarzına iletiliyor. Soğuk Savaş döneminde kalan “sağcılık” ve “solculuk” kurgusu, algısı ve kodu üzerinden kutuplaştırılmaya, kavga ettirilmeye, bölünmeye çalışılıyor. Haim Naum Doktrini hayata geçirilsin diye toplumun önderleri sözde İslam’ı savunuyormuş gibi yapılarak İslam’dan, dininden uzaklaştırılıyor. Kendini dindar olarak tanımlayan milletimizi uyandırmak için uyarıyoruz. Erbakan Hoca’mızın sık sık söylediği “namaz kılan köleler”den olunmaması için uyarıyoruz. Müslüman’ın yeryüzündeki vazifesinin; iyinin/güzelin/faydalının/doğrunun ve adaletin temin etmek için çalışması için uyarıyoruz. “İslam İslam’ın uygulanmasıdır” sözü veçhesinde İslam’dan birkaç ibadeti yapmanın, birkaç emrine sarılmanın İslam’ın tamamı olmadığını hatırlatıyoruz. “İslami Dayanışma Oyunları” diyerek “İslam’ı” kapitalizmin oyuncağı haline getirenlere karşı uyarıyoruz. Biz bunu söylediğimizde, “Amaaa Ayasofya’yı ibadete açtı” diyen zihinlere; Ayasofya, ‘Hakkın batıla galebesi’ olarak açılsaydı, İslam’ın oyun haline getirilemeyeceği gerçeğini hatırlatıyoruz.
Ülkedeki siyasi çatışmaların kısır bir döngüde olmasının sebebi kendine İslam’a hasrettiğini söyleyen geniş kitlenin “sağcılık” refleksleri ile hayatı anlamaya çalışmasıdır. Sağcı reflekslerle, bakış açısı ile İslam’ın tüm insanlığı kuşatıcı ruhunu kavranılamaz. İslam’a bakışımız, dayatılan tüm seküler bakışlardan (ki sağcılık en büyük sekülerleşmedir) azade olmalıdır. Bu minvalde bakış açısı ortaya koyan Milli Görüş vardır. Milletimiz ne sağcılığa, ne solculuğa, ne de muhafazakâr demokrat gibi Batı taklitçisi zihniyetlere mahkûm edilemez.
Bu gerçek her gün gündemimize düşüyor. Milli Görüş’ün temsilcisi Saadet Partisi olmadan masa kurulamıyor. Saadet Partisi milletimizi kısır kavgalardan, bize ait olmayan kutuplaştırmalardan uzaklaştırmak ve milletimizin esas dertlerini gündemde tutmak için tüm teşkilatlarıyla çalışıyor. İyinin/güzelin/doğrunun/faydalının ve adaletin bu topraklarda yeniden neşet etmesi için her alanda varlık gösteriyor.