Komünist sistemin defoları sayılırken, insani olmaması,
insanın manevi yanını tamamen ihmal etmesi kadar herkesi tektipleştiren ,
mülkiyet ve edinme gibi insani öğelerden tamamen soyutlayan yanları sayılırdı.
Kuşkusuz doğru eleştirilerdi bunlar. Ancak eleştiriyi yapanın kapitalist sistem
olması da, akıllara tencere dibin kara sözünü getiriyordu.
Komünizmin ruhsuz ve insana hitap etmeyen kişiliksiz yanı
kendisini inan yerleşimlerinde de gösterdi haliyle. Kibrit kutularının üst üste
konmasından farkı olmayan toplu konutlar , sevimsiz ve estetikten uzak olduğu
kadar, saçma bir dayatma ve tektipleştirmeyi de barındırıyordu bünyesinde. Çok
katlı ve yüzlerce daireden oluşan bu apartmandan müteşekkil yatakhaneler ,
heyüla gibi bir devi andırıyordu. Bu dev, adeta bünyesindeki insanları
yutuyordu.
Güya komünizmin anti tezi olan ve insana daha fazla değer
verdiği iddiasında olan kapitalizm de, aslında komünist defolara sahip. Tek bir
avantajı var kendince, propaganda ve göz boyama marifetiyle bu defoları
göstermiyor insanlara. Komünizm, açıkça bir köleleştirme yolunu tutup bunu
insan yerleşimlerine de uyarlarken, kapitalist kafa pazarlamacı yönünü
gösteriyor ve köleye köleliğini hissettirmiyor. Bilakis, daha fazlasına
layıksın , fazlasını iste , lüks hakkınız gibi sloganik yalanlarla
milyarlarca insaı sömürüyor, ama onların rahat ve lüks bir hayata bir adım
mesafede oldukları aldatmacasıyla gözleri boyuyor, umut tacirliğiyle gemisini
yürütüyor.
Bu kafanın ortaya koyduğu yerleşim çözümü de komünist
sistemden farklı değil aslında. İnsanları apartman denen bir ucubeye tıkmak,
bunu yaparken daha cicili biçili, daha albenili bir tarzda yapıp, güya çok
matah bir şeymiş propagandasını satmak. Türkiye nin şehircilik, kentsel dönüşüm
vs hamlelerini (!) bu noktadan görmek gerek.
İnsanları, hem borçlandırmak hem de ne işlevsel ne de
estetik olmayan çok katlı ucubelere tıkıştırmak yaşanıyor ülkemizde. Ortada
büyük rantların döndüğü, neredeyse saksıdaki çiçeğin bile metrekare hesaplarına
konu olduğu bir yamyam ekonomik sistem, insana sadece borçlandırılacak bir
müşteri gözüyle bakıyor.
İnsanın merkezde olmadığı ve bir sömürünün öznesi olması
durumu sürdükçe, binalar da artacak, şehirlerin büyüyen huzursuzluğu da.
Binaların insan merkezli değil de salt rant odaklı yapılmaya devam etmesi,
şehirleri de insan çarkına çevirecek haliyle. Kapitalist sistemin temel
hammaddesi insan, huzursuz şehirler büyüdükçe daha da çok sömürülecek.
Artık öyle bir devir ki bu, mahalle arasına
tıkıştırılmış küçücük bir park bile belediyelerin toplu açılışlarına malzeme
olabiliyor. İki tane fidan dikmek çevreciliğin daniskası sayılıyor. Uyduruk
sitelerin peyzajlı ve havuzlu bahçeleri çok büyük nimetmiş gibi pazarlanıyor.
Ağaçlıklı bir yol, bir semtin, bir mahallenin içerisindeki ormanlık bir alan
(misal Validebağ korusu) hayal gibi bir şey. Beton salgınının vurmadığı yer yok
artık. Mahalledeki boş arsa, yeni nesillere bir şey ifade etmiyor.
Türkiye nin son 30 yılda yaşadığı neoliberal kafa
değişimi, işte bu rezaleti yaşatıyor bize. Hala inşaat yapmakla, yol yapmakla,
köprü yapmakla övünen iktidarlar var ve hala yüksek bir bina kondurmak çok
ilgi çekiyor.
Yaşanabilir bir şehir için yüksek ve tipsiz binalara,
gökdelenlere değil de, insana, doğaya önem veren, keşmekeş değil de düzenin,
huzurun hakim olduğu şehirler kurmak gerektiğini hala anlayabilmiş değiliz.
Tamam, komünist sistem insanı makinenin bir dişlisi
görüyordu ve mutluluk veremedi. Peşinden koştuğumuz ve artık kafa olarak da
entegre olduğumuz kapitalist sisteme ne demeli Onun da insanı yolunacak
kaz olarak gördüğünü ve hiçbir surette huzur ve saadet getiremediğini
yaşadığımız yerlerden bile anlamamız gerekmiyor mu